Georges Bataille'ı, kendisi gibi eski bir Ecole des Chartes öğrencisi ve şair Philippe Desportes üstüne bir tez hazırlamış olan Bibliotheque Nationale'den meslektaşı Jacques Lavaud sayesinde tanıdım. Benim gerçeküstücülüğü benimsemiş olduğum yıl da olan 1924'te Lavaud -uzun yıllardan beri tanıdığım ve benden epeyce büyük olan Lavaud beni modern edebiyatla tanıştıran insandı- biraz da, ilgisiz bir gözlemci olarak, (daha sonra söyledi bana bunu) bu tanışmadan ne kadar ilginç bir tortu çıkabileceğini görmek için tanıştırmıştı bizi. Çok sakin ve çok burjuva bir ortamda, Elysee'nin çok yakınında, Cafe Marigny'de, bir akşam vakti gerçekleşti bu buluşma. Hangi mevsimdeydik hatırlamıyorum (ama kesinlikle yaz değildi, çünkü sanıyorum Bataille'm başında gri bir fötr ve ayrıca üstünde de siyah beyaz çizgili bir pardösü vardı).
Yaşça benden biraz büyük olan Georges Bataille'a karşı hemen yakınlık duydum. Benim kültürümden çok daha engin ve farklı olan kültürüne karşı bir hayranlık beslemiyordum yalnızca, henüz "kara mizah" olarak adlandırılması uygun bulunmamış olan bir özelliğin belirlediği konformist olmayan zekâsı da ilgimi çekiyordu. Kişiliğinin dışa yansımaları da çekiyordu beni, zayıftı daha ziyade, hem bu dünyada idi hem de romantik, hiçbir zaman, hareketleri ağırlaştığmda, çoğumuzun tanık olduğu o hafifçe köylü tavrını aldığında bile bırakmadığı bir yakışıklılığı vardı (gençliğinin ve hafif ağırbaşlılığının verdiği üstünlükleri de eklemek gerekir buna). Büyük bir derinliği olan ve şatafatlı giysilerle boş gösteriş çabalarının dışında kalan bir yakışıklılıktı bu. Oldukça birbirine yakın, içeri kaçmış, gök mavisi açısından çok zengin gözleri, alaycı bulduğum (haksız yere belki de) sık sık ortaya çıkan ilginç, kaba saba adamlara özgü dişleriyle uyum sağlıyordu.
Bataille'ın akademizmin en yetkin temsilcisi olarak gördüğü Paul Valery onun -belki de bu yetkinliği yüzünden- bir numaralı düşmanıydı. Dada esprisi de ilgi görmüyordu ve herşeye karşı sürekli bir kabullenme içinde oluşu içeren ve dadacılığın Hayır hareketine karşı, sistemli biçimde kışkırtıcı olumsuzlamanın çocuksu özelliklerinden kaçma üstünlüğüyle belirlenecek olan bir Evet hareketi başlatmanın uygun düşeceğinden söz ediyordu. Bir dergi kurduk, aynı eğilimleri taşıyan birçok genç entelektüel dergiye gelip birbirleriyle ilişki kurdular, edebiyat ve edebiyata yakın bazı başka alanlarda fikir alışverişinde bulundular ve bazı ortak düşünceler filizlendi. Bir süre sıcak baktığımız ve beslediğimiz bu projenin devamı gelmedi. Bu projenin en belirgin özelliği şuydu: mümkün olursa eski Saint-Denis mahallesindeki bir genelevi dergimizin adresi olarak göstermeye karar vermiştik. Bir gece aylaklığı sonucu gitmiş olduğumuz, olağanüstü eskiliği ve köhneliğiyle de çekici gelmiş olan bir evdi burası. Tabii ki burada çalışan kadınları da yazı kuruluna katmaya çalışacaktık ve, 24 Aralık'ta kızlardan ikisinin bize anlatmış olduğu bazı rüyaları -muhtemel bir yayın amacıyla- not etmiştim. Gaby'nin anlattıkları: "Bir kombinezon için nakış işlemiştim. Yıkamak amacıyla suya daldırdım onu: akıntı alıp götürdü. Yakalamak için suya atladım, ama su yerine merdivenlerle karşılaştım, bitmek bilmeyen merdivenler." Gene Gaby anlatıyor: "Kızkardeşimin arkadaşını öldürmek için bir tabanca satın alıyorum. Kan gördükçe ateş etmek istiyordum." Marinet-te anlatıyor: "Küçük kara köpekler ve küçük beyaz bir kediden oluşan bir sürüyle dolaşıyordum. Köpekleri tasmalarından tutuyordum ama kediyi tutmuyordum. Buluta dönüştüler."
O dönemde Bataille yazar olarak tanınmış değildi henüz. L'Histoire de l'oeil de (Gözün Hikâyesi), çok resmi bir Kolomböncesi sanat sergisi dolayısıyla yazmış olduğu ve büyük bir başarıyla geliştirdiği ve biçimsel açıdan yarı-nesnel, yarı-tutkusal bir özellik gösteren Aztekler'le ilgili makalesi de yayınlanmamıştı henüz. Bununla birlikte bana ünlü katil Georges Tropmann (kısmi adaşı) kimliğiyle sahneye çıktığı ama daha sonra birinci şahısla anlatılan bir hikâye biçimini alan bir romandan söz ettiğinde kısa süredir tanışıyorduk. "W.C." söz konusuydu belki de, sonuç olarak el yazısıyla yazmış olduğu bu metni yırttı. Bu romandan bir bölüm kaldı geriye: "Dirty'nin Hikâyesi" ("Dorothy" adının bilinçli olarak damgalanması açıkça). Bu metin önce ayrıbasım olarak yayınlandı -Hegel'den alınmış bir tanıtma yazısı ve kısa bir notla birlikte ama üzerinde hiç değişiklik yapılmadan- sonra Bleu du Ciel (Göğün Mavisi) adlı yapıtın girişi olarak yeniden basıldı. Hatırlayabildiğim kadarıyla Savoy'da (Londra) geçen bu hikâyenin -benim görmüş olduğum ilk haliyle- bir ilk bölümü (aramızda "Savoy bölümü" diyorduk buna) vardı, arkasından bir flaman epizodu geliyordu ve burada genç ve güzel İngiliz Dirty anlatıcıyla birlikte bir balık halinde çalışan satıcı kadınlarla, orada bir sefahate veriyordu kendini. Mylord l'Arsouille diye karanlık biri (daha sonra Bataille görünüş olarak tüm romantizminden arındığında ama bilge bir insanın dış görünümü altında içten içe gene ateş gibi yanmaya devam ederken kaybolup gitmiştir) her şeyin, aristokratik bir lüks ortamı ve tam anlamıyla bir aşağı tabaka ilkelliği arasında gidip geldiği bu iki bölümde sürekli sahnede bulunur.
Çok emin değilim ama Bataille'ın çok önemli bulduğu bir yapıtı bana okutması dostluğumuzun bu ilk dönemine rastlıyor muhtemelen: Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı; (bilindiği gibi) kahramanı ve yazarı olduğu tahmin edilen kişinin senli benli konuşma dilinde "başa çıkılmaz" dediğimiz cinsten, bütün ölçüleri aşmış gülünç ve dayanılmaz birinin inatçılığıyla, herkesi büyülediği yapıttır bu. Ne olursa olsun Bataille -o dönemde Rus edebiyatının birçok kahramanı gibi batakhanelerde ve orospular arasında düşüp kalkmaya meyilliydi- Dirty hikâyesinde büyük romancıya anıştırma yapacak kadar önem veriyordu Dostoyevski'ye: "Bundan önceki sahne, sonuç olarak Dostoyevs-ki'ye yaraşır bir sahnedir" diyordu, Londra'daki otelde geçen iğrenç sarhoşluk ve erotizm sahnesini anlattığı -flash back- sırada.
Kendisiyle tanıştıktan kısa süre sonra, Bataille'ı, benim sanatta ve şiirde iki yıldan beri beslenme ortamım olan çevreye soktum. Bu küçük grubun toplanma yeri Blomet sokağı No. 45'teki ressam Andre Masson'un atölyesiydi -yıkık dökük bu atölye de tam anlamıyla bir Dostoyevski havası teneffüs edilirdi-; Andre Masson, cinsel boşalmanın dünyanın başlangıcını anımsattığı düzeyli resimleri yapan sanatçıydı ve daha sonra da Georges Bataille'ın Histoire de Z'oez'Z'ünün ve erotizmin, kozmogonik lirizmin ve kutsallığın felsefesinin birbirlerine yaklaştığı metinlerinin büyük illüstratörü olmuştu
Masson'dan sonra ve komşusu Juan Miro'dan kısa süre önce gerçeküstücülüğe katıldığımda, Bataille hareketin dışında kaldı. La Revolution Sürrealiste'e (Gerçeküstücü Devrim) tek katkısı, derginin 6. sayısında, kendisinin, imzasız, adının baş harflerinin bile bulunmadığı bir yazısıyla yayınlanan bir "ortaçağ şiirleri" seçmesiydi. Anlamsızlığın başyapıtları olarak nitelenebilecek bu XIII. yüzyıl kısa şiirleriyle üstüne derin bilgisini Ecole des Chartes'ta öğrenim görmüş olmasına borçlu olmalıydı; bunlardan daha önce söz etmişti ve sonra da bana verdi şiirleri.
Gerçeküstücülüğe önce kuşkuyla bakan, sonra acımasızca düşman kesilen Bataille (1929-1930'da Documents dergisinin genel sekreteri olduğunda, ayrılıkçıların elebaşısıy-dı)- oldukça geniş tutulmuş bir kolokyumda "Troçki olayı"nm tartışılacağı gerçeküstücü bir toplantıda bir yabandomuzu gibi saldırıya geçmiş ve "bir yığın idealist başbelası" lafına muhatap olarak protesto edilmişti-daha sonra Breton ve Eluard'la karşılıklı saygı ve sevgiye dayanan bağlar kurmuş ve hatta onlarla Minotaure'da edebi açıdan, antifaşist hareket Contre-Attaque'm (Karşı Saldırı) yönetimini ele aldığında da siyasi açıdan işbirliğine gitmişti, ama gerçeküstücü gruba karşı yabancı kalma tavrında bir değişiklik olmadı.
Bataille ilk kez Documents dergisiyle hareketin başı konumunda buldu kendini. Burada denetimsiz bir güçten uzak kalmış gibi görünmüş olmasına karşın, şimdi bu derginin onun görüşleri doğrultusunda çıkmış olduğu izlenimi hâkimdir: yüzlerinden birini kültürün yüksek kürelerine doğru (Bataille mesleği ve formasyonu açısından ister istemez uyruğu durumundaydı onun) öbürünü de insanın elinde harita ve herhangi bir pasaport olmadan serüvenlere daldığı vahşi bir bölgeye doğru çeviren bir Janus'tü bu yayın organı.
La Gazette des Beaux-Arts'm editörü ve eski tablo tüccarı Georges Wildenstein tarafından çıkarılan Documents'm. başlıca çizerleri Bataille'ın kendisi, o dönemde Trocadero Etnografya Müzesi müdür yardımcısı olan Georges-Henri Riviere, modern batı sanatı uzmanı ve "zenci sanatı"nı ele alan ilk yapıtın sahibi Alman şair ve estetikçi Cari Einste-in'dı. Dergiye katkıda bulunanlar çok farklı bölgelerden geliyorlardı çünkü en uç noktada yer almış yazarların -Bataille'ın çevresinde toplanmış gerçeküstücülüğün dönekleriydi bunların çoğu- yanında, aralarında Institut üyelerinin ya da bazı müzelerin ve kütüphanelerin yüksek düzeyde görevlilerinin de bulunduğu çok farklı disiplinlerin (sanat tarihi, müzikoloji, arkeoloji, etnoloji vb) temsilcileri de vardı. Hiçbir biçimde "mümkün olmayan" bir karışımdı bu; nedeni disiplinlerin -ve disiplinsizliklerin- çeşitliliklerinden çok bu insanların kendi uyumsuzluk ve tutarsızlıklarıydı: kimileri gerçekten tutucu bir anlayış içindeydiler ya da her halükârda sanat tarihçileri ya da eleştirmen (Einstein sözgelimi) gibi davranma eğilimindeydiler ve daha öteye gitmek istemiyorlardı pek, öbür-leriyse (Riviere'in destelediği ve şair Georges Limbour'dan sonra ve etnolog Marcel Gri-aule'den önce birkaç aylık yazı kurulu sekreterliğim sırasında yardımcı olduğum Batail-le sözgelimi) dergiyi basmakalıp fikirlere karşı bir savaş makinesi gibi kullanmak istiyorlardı.
Derginin çıkışı sırasındaki tanıtma yazısının bazı bölümleri açıkça Bataille'm damgasını taşıyor gibiydi: "En sıkıcı, henüz sınıflandırılmamış sanat yapıtları, ve bazı kural dışı, bugüne kadar ihmal edilmiş ürünler arkeologlarınki kadar kesin ve bilimsel incelemelere konu olacaktır burada (...) Dergide genellikle, sonuçları henüz tanımlanmamış en kaygı verici olgular ele alınmaktadır./ Bu farklı araştırma ve incelemelerde sonuçların ya da yöntemlerin çoğu zaman anlamsız gözüken niteliği, her zaman yol yöntem kurallarına uygun biçimde yapıldığı gibi gizlenmeyip, hem bayağılığa karşı duyulan nefretten hem de mizah duygusuyla açıkça belirtilecektir." Temkinli bir başlangıçtan sonra temelde, yalnızca, esas olarak bir sanat dergisinden beklenen genel şeylerden kaçamayacak bir derginin nasıl açık bir düşünceyle hazırlandığını belirtmeye yönelikmiş gibi gözüken programa önem verilmiş olduğunu anlamak için Documents koleksiyonunu tarih sırasına göre şöyle bir karıştırmak yeterlidir. Kısa sürede, Bataille'm desteğiyle sıkıcı ve kural dışı olan şeyler, kaygı verici olmamışlarsa, inceleme ve araştırma konularından çok, yalnızca en ağır bilimi aktarmaya devam eden bazı metinlerle ya da değeri tartışılmaya pek olanak vermeyen yeniden üretilmiş eski ya da modern yapıtlarla yakınlıkları nedeniyle de olsa, oluşumuna bir yığın tuhaf unsurun girdiği acayip bir karışım olan yayının kendi içindeki özellikler durumuna gelmişlerdir.
Bataille Cabinet des Medailles'da (Fransız Ulusal Kütüphanesi'nin yedi numaralı bölümü) görev yapmış ve Ecole des Chartes'tan mezun birisine kesinlikle yaraşan iki yazıyla başlangıç yaptı Documents'a: Galya paralarının incelendiği "La Cheval Academi-que" ve bir ortaçağ elyazmasınm anlatıldığı "Apocalypse de Saint-Sever". Bununla birlikte Bataille'm daha sonra geliştireceği temalar kendilerini göstermeye başlamışlardır burada: "idealistlerin bayağılıklarına ve küstahlıklarına karşı insani, gülünç ve iğrenç karanlığın bir yanıtını" gösteren kaba biçimler (burada atın Keltlere özgü betimlemeleridir bunlar): "kirli ve kanlı olaylar"ı güçlendirici rol (kahramanlık destanlarında ya da Saint- Sever minyatürlerinde görülenler gibi).
Derginin 3. sayısında, Bataille paradoksal olarak düşsel bir başlıkla, "Le Langage des fleurs"le (Çiçeklerin Dili) kendi saldırgan antiidealist felsefesinin bir ilk taslağını vermiştir; Bataille burada uzun uzun kutsallık kavramına eğildikten sonra çeşitli biçimler altında, kendisini tam bir olgunluğa ulaştıran "imkânsız"m (mümkün olandan yararlanmaya karşı her türlü tehdite yönelik olarak getirilmiş sınırlardan kaçıp kurtulanlar) gizemini ve bu öğretiyi, daha doğrusu anti öğretiyi - "bilgisizliği" geliştirmeye başladığı ana kadar gençlik başkaldırılarının ikonoklast öfkelerini aştı ve kendisini dinlemek isteyenlere, daha iyi denetlenmekle birlikte daha fazla deneyim ve daha fazla bilgiyle beslendikçe daha yararlı bir eğitim verdi düpedüz. Çıkış yazısı diyebileceğimiz bu yazı, yazarı için bazı uygunsuz (uygunsuzluk sanki bir değerlendirme işi değil de, doğanın içinde bulunan bir şeymiş gibi) bitkisel biçimlerin yeniden üretilmesini göstermek ve sonunda bir gübre çukuruna güllerin yapraklarını ayıklayan Marki de Sade'ı hatırlama vesilesi oldu. Bununla birlikte Bataille'm (bir hiç olduğu izlenimi bırakabilen ama düşüncesinden de hiç vazgeçmeyebilen inatçı köylü) elindeki kâğıtları açmaya karar verdiğini görmek için derginin 4. sayısını beklemek gerekti.
Bir tanesi 1905'te çekilmiş olan ve inanılmaz görünümler içindeki küçük burjuvaların düğününü, öbürleri de tiyatrocuları ve olsa olsa on dokuzuncu yüzyıl sonunun birtakım insanlarını son derece eski püskü, yırtık pırtık giysiler, görünümler ve fizyonomiler içinde gösteren fotoğraflarla süslenmiş olan ''Figüre humaine" (İnsan Yüzü), "delicesine imkânsız" görünümlü, ama bizim babalarımız ve analarımız olabilecek erkeklerden ve kadınlardan başkaları olmayan bu gülünç yaratıklar galeresinin sunucusunun, sürekliliği "bazı yüksek niteliklerin kalıcılığını" varsayan güven verici bir insan doğası düşüncesine karşı ve "akılcı düzene doğayı sokma" fikrine karşı giriştiği gerçek bir suikasttır. Bunu çok kısa bir süre sonra "Le gros orteil" (Ayak Başparmağı) izledi; Bataille bu yazıyla işleri bok etmiştir (böyle söylemek gerekir bunu): tam sayfa halinde düzgün ayak başparmağı röprodüksiyonları ve yorumlama: ayağın tabularla sarılmış ve erotik alanda bir fetişizmin konusu olmasının nedeni ayakları çamura batmış olan ve başını gökyüzüne çevirmiş olan insana, yaşamının "pislikten ideal olana ve ideal olandan pisliğe bir gidip gelme hareketinden başka bir şey olmadığını" hatırlatmasıdır. Bu antiide-alist tutku tam anlamıyla ifadesini, ilke olarak gnostik (bilinirci) araştırmalara adanmış ve manicilikten esinlenmiş bir metin olan "Le bas materialisme et la gnose"da bulacaktır: Bataille "Soyut Tanrı'yla (ya da basit olarak düşünce) hapisanenin başgardiyanı ve duvarları olan soyut maddeyi sırt sırta verdirerek, bu taşlara resmedilmiş korkunç Tanrılarda -daha sonraları simgesel açıdan büyük önem vereceği bir motif olan bir acephale de (başsız) vardır bunlar arasında- yalnızca uygunsuzluğu ve şaşırtıcı düşünceden yok-sunluğuyla insanı idealizmin zorlayıcılığmdan kaçıran bu basit maddenin imajını görmenin mümkün olduğu biçimlerin tasvirlerini bulur.
Documents bir sanat dergisi olarak programını yürütmekten geri kalmıyordu. Gerçek belgeler" (sözgelimi bir Courbet'nin, bir Manet'nin yaşadıkları dönemde neden oldukları skandallarla ilgili belgeler ya da kübist Juan Gris'nin hiç yayınlanmamış bir yazısı) dergide tam yerini buluyordu. Ünlü ya da henüz yeni yeni tanınmaya başlamış sanatçıların yapıtları, sanat yazıları yazan yazarların genel olarak benimsemiş olduklarından farklı bir biçimde bazı yeni açılardan bakılarak ele almıyordu ve Picasso bu tükenmeyen konuya bir özel sayıyla malzeme sağlamış, büyük sosyolog Marcel Mauss da yardımcı olmayı ihmal etmemişti bu sayıya. Ayrıca Documents, örneğin, en azından Fransa'da bir Antoine Caron'un -o dönemde eski sanatçılar arasında hemen hemen hiç tanınmıyordu- dehasına saygı göstermiş olan ilk dergidir, gene o dönemde sanat dünyasına henüz yeni girmiş olan Alberto Giacometti, Gaston-Louis Roux, Salvador Dali (kısa sürede Bataille'ı öfkelendirerek gerçeküstücülere katılmıştır) gibi adı bilinmeyen sanatçılarla da ilgilenmiştir. Çoğu zaman çok marjinal ama az ya da çok dolaysız biçimde estetikle bağlantılı olan ve etnografya ve folklor alanına giren olguları konu almakla birlikte, kuramsal bakımdan öngörülmüş olan çizgiden sapmıyordu ve yazı açısından katkılarına bakıldığında, Bataille -hangi sonuçlara varırsa varsın- sonuç olarak, metinlerinin çoğunda çıkış noktası olarak biçim çözümlemesini ya da ikonografik çözümlemeyi alarak oynuyordu oyununu. Gene de kesin olan şu ki, derginin büyük ölçüde hedef kitlesi olan sanat meraklılarının kafası yalnızca Bataille'm ve en yakın arkadaşlarının yazılarının içeriğiyle değil, 20'li yılların sonlarında sanat dergileriyle uygulamalar arasındaki şaşırtıcı kopmanın etkisiyle de karıştırılmıştı: Afrika-Amerika, hatta Paris müzikolü-ne, caza, henüz yeni ortaya çıkmış olan sesli sinemaya, Atlantik ötesinin güzel starlarına, çalgılı kahvelerin yıldız şarkıcılarına, Fantomas ya da çeşitli olaylarla süslenmiş kitap kapakları gibi popüler resimlere ve bunun gibi başka konulara (bahçelerimizin ve alanlarımızm çağdışı anıtları, çocuksu kitaplar, Karnavalın son günü maskları) gösterilen büyük ilgiye, Bataille'm -biraz da muziplikle- yalnızca tuhaf, hatta gülünç ya da korkunç nitelikleri dolayısıyla koyduğu fotoğraflar ekleniyordu. Lisieux'de Azize Therese kültüyle hızla çoğalan kalitesiz resimler Bataille'a ve bazılarımıza özellikle işlenmeye değer bir konu gibi gözüktü, öyle ki oraya bir günlüğüne hacı olmaya gidecek ve yerinde malzeme toplayacaktık; ama patronumuz böyle bir seyahati günah kabul ederek tasarladığımız gibi bir sayı çıkarmamıza izin vermedi ve olay gerçekleşmedi.
Garip bir biçimde kuşatılmış, kendi kendimize iyi örgütlenememiş ve eğilimlerimize göre bölünmüş durumda (bu durum ekibimizin karmakarışık bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor ve eklektik olmaktan çok son derece keskin karşıtlıkları içinde barındıran bir derginin karmakarışık yapısını belli ölçüde açıklıyordu) bir şirketin çeşitli yerlerine sığınmış, sivrilikleri de giderilmiş dergimize istediğimiz gibi parlak bir sayfa düzeni yapamıyorduk, finanse ettiği derginin konformizme karşıt yanlarıyla belli ölçüde eğlenen (dergi korkuttuğu kadar da oyalıyordu belki) ama sonuçta onun daha rantabl olmasını isteyen editörümüz tarafından yüzüstü bırakıldık. Son sayıda Bataille, Van Gogh üstüne, kesilen kulak olayıyla ressamın yapıtlarında zaman zaman doğrudan zaman zaman da dolaylı biçimde görülen güneş teması arasında ilişki kurduğu uzun bir yazı yazdı. Derin coşkuda ya da ölümde, kendi dışına yansıtma olarak kurban temasıyla ortak körleştirici güneş temasının, bazı noktalarda ısrarcı olmayan ama okuyucuyu kafa karıştırıcı bir şeyle karşı karşıya getirmek isteyince de hırçınlaşan, bu tuhaf kaybeden kazanır oyununda, Documents macerasında başı çekmiş olan yazarın tüm yapıtlarında nasıl bir ağırlığı olduğu bilinir.
Belli başlı çalışma arkadaşlarından çoğunun (Bataille'la barok ve hemen hemen her zaman şu ya da bu biçimde küstah yazılarıyla yamakları, çok zor anlaşılan ve çevrilmesi neredeyse imkânsız yazılarıyla Einstein) herkesin kendi karakterine göre dergiye "olağanüstü çekici" bir görünüm kazandırmak amacıyla ücret alıyormuş gibi gözüktüğü bu yayın organı on beşinci sayısından öteye gidemeyerek imkânsızlığını kanıtladı.
Georges Bataille'm, ben kendisini tanıdığımda henüz gebelik çağında olan otuz küsur yıllık edebiyat yaşamında katettiği mesafeyi bu biçimde anlatmak boşu boşuna sözcüklerle oynamak mı olur: keşfedebildiği ve bozarak Documents haline getirdiği en kabul edilmez şeyin büyülediği imkânsız adam olduktan sonra görüşlerini genişletti (eski, tepinen çocuğun hayırlını aşma düşüncesine göre) ve insanın, ölçüsünü bu ölçüsüzlükte aradığı takdirde bütünüyle böyle biri olabileceğini bilerek, kendisini, yukarının ve aşağının birbirine karıştığı ve herşeyle hiçbir şey arasındaki mesafenin ortadan kalktığı noktaya -Dionysos sarhoşluğuyla- ulaşma hırsı içinde İmkânsızın adamı yaptı.
Ama Bataille'la ilgili olarak, onun düşünce dünyası sanki bir kalkış ve varış noktasını kapsayacak kadar yoksulmuş gibi, belli bir mesafeyi anlatmaya çalışmak gülünç kaçacaktır büyük olasılıkla. Bataille, baştan beri imkânsızın simgesinin altına yerleşerek, çevresinde aşılmaz ve özellikle, oraya, yitirilmiş bir dostun çok solgun ve çok belirsiz bir yansımasından başka bir şeyi geçirmek amacıyla bu satırları yazan dosta imkânsız kılınmış bir sınır yarattı.
( Cogito güz 5 1995 - Michel Leiris - Fransızca'dan çeviren: İsmail Yerguz )
1.01.2008
İMKÂNSIZ BATAİLLE'DAN İMKÂNSIZ "D0CUMENTS"A
28.12.2007
Afrikalı Jacques
Bu Cezayirli Fransız tüm yaşamı boyunca Fransa ile Mağrip ülkeleri arasındaki tut-kusal ilişki üstüne düşündü.
Berque'in hayranlık uyandıran özelliği kusurlarını öne çıkarıp erdemlerini ikinci plana atmasıdır. Kusurları şöyle sıralanabilir: muhteşem bir Gaskonyalı özellikleri, her zaman haklı olduğundan kuşku duymaması, Clemenceau'ya özgü kinizmi, Sovyet mareşalinin madalya almayı bekler havasını andıran göğsü.
Erdemleri onu zorla ele geçiriyordu: ışık saçan bir bilim, deniz yıldızı gibi bir kültür, giderek çoğalan düşünsel bir imgelem gücü. Tartışmalara ne onun düşüncelerini benimseyerek ne de ona karşı çıkarak katıldım.
İlk kez 1947'de Fas'ta karşılaştım bu büyük Cezayirli ile. Jacques Berque Ferhat Ab-bas'ın arkadaşı ve geçici bir süre için konformizme karşı olan üst düzey bir memurun oğluydu. O, Protektora reformunu hazırlamakla görevlendirilmişti. Bu geniş kapsamlı bir çalışmaydı. Kendisinin tasarısıysa daha da kapsamlıydı: gerçek bir devrim. Mekanikleşme ve Berberi geleneklerinden esinlenen kolektifleşmeden oluşan bir tasarı söz konusuydu. Kolkhozes! rakiplerini kükretiyordu. Proje bozuldu, Berque'in tasarısı gerçekleşmedi.
Jacques Berque Mısır'da hem köydeki dayanışma düzeneklerini hem de emperyalizmi incelerken beni fazlasıyla büyüleyen Nasserciliğin aşırılıklarına ve zayıflıklarına karşı uyardı.
Arap özgürlüğünün olumlu değerlerine etken bir destek olmaksızın ulaşamayan bir aydın düşünce bu. (Cezayir savaşı sırasında açıkça kanıtlandı bu)
Kanımca tüm kitapları arasında en çok "İki savaş arasındaki Mağrip"i beğeniyordu. Bu kitapta, yazar, Fransız-Magreb ilişkilerinin içyüzünü ortaya çıkardı. Yazarın çözüm yollarının altında yeterince bastırılmamış bir sevecenlik yatmaktaydı.
Bu büyük bilgini biz de sevecenlikle anıyoruz.
Lirik Ozana Elveda
En büyük Fransız Arap dili uzmanlarından Jacques Berque araştırmalarının sonunda evrenselin şiirini, gelecekteki insanın görüşünü oluşturup tüm Avrupaya bir mesaj verdi. Bir başka deyişle, yüzyılına damga vurdu.
"Hiçbir zaman ölümü düşünmem". Bu tümceyi M. Serres ve benimle birlikte P. Nora'nm evindeki bir akşam yemeğinde Jacques Berque söyledi. Yazar ağırbaşlı bir gülümsemeyle başını geriye doğru uzatarak, hem koruyucu hem de meydan okuyucu bakışıyla karşısmdakilerde uyandırdığı tepkiyi gözlemliyor. Pierre konuğunu uzak bir gezegene gider gibi seyrediyor. 1974'teyiz. Michel Serres bilimin büyülediği alçakgönüllü denizci çekiciliğine dalarak çekingenlikle yansızlığa sığmıyor. Bana gelince, beni şaşırtacak bir şey yok. Ben zaten Jacques Berque'i Tunus'un yeni bağımsızlığının Cezayir isyanıyla tehlikeye düştüğü 1955 yılından beri tanıyorum. Onun yaşam, nefis, kendini tatmin etme gibi olgulara yatkın olduğunu biliyorum. O zaten cesur bir paşa, nazik bir halife, coşkun bir şeyh. Jacques Berque her an bir zafer kazanmış izlenimini uyandırıyor.
O aynı zamanda ince bir Yeni Marxçı, kutsalın anlamıyla dolu bir materyalist. Yazarın dili etkili yapmacıklarla dolu, Gide ve Rimbaud'nun biçeminin özelliklerini taşımakta. Jacques Berque'in dilinin eşi bulunmaz bir özelliği de, herhangi bir tartışmayı özün doruklarına ulaştırabilmesidir. (Tarihsel ile temel arasında oluşan diyaloglara doğru)
Bugünün okuru Jacques Berque'de (1910'da Cezayir'de doğmuştur) Cezayirli Fransız özelliklerinin nasıl ortaya çıktığına şaşırabilir: Bu özellikler yalnız bu büyük dehanın Alexandre Arcady'nin filmlerine duyduğu hayranlıkla değil, "soylu" adı verilen biçem seçimiyle de belirginleşir. Bu Cezayir okulu klasiklere hayranlık duyuyordu. Öyle ki, Paris'ten, bütün ekinlerin başkentinden uzak olmanın neden olduğu boşluğu geleneğe kıskanç bir saygıyla kapatma isteği vardı sanki. Bilindiği gibi 50'li yıllarda Michaux, Le-ins ve Rene Char'dan Saint-Germain-des-Pres'den daha çok İskenderiye'de söz ediliyordu. Ancak 40Tı yıllarda Cezayir ve Paris'te Gide, Claudel ve Valery'nin önemi eşitti.
Bu durum kimileyin çalkalanmalara neden oluyordu. "Fontaine" dergisine Saint-Pol Roux (Muhteşem ada verilen) hakkında yazan şair Max-Pol-Fouchet'nin bir tümcesini yineliyorduk birbirimize "Biraz çile çekmişti, taptaze temiz bir yüreği vardı yaşarken". Bu görkem yok eden esin kaynağını varsıllaştınyordu. Jacques Berque'in Mısır üzerine yazdığı büyük kitapta bu tür bir tümceye rastlanır. Ancak, bu, daha başarılı, daha doğru bir tümcedir. "Nil'den aşağı doğru inerken aslında gözlerimiz kamaşmış, yükselen Afrikalılığa doğru çıkıyorduk."
Geçen pazar coşku verici bir olay vardı: "İslamı Tanıma" adlı bir yayın Jacques Ber-que ile ölümünden iki hafta önce kayda alınmış bir söyleşiyle açılıyor. Jacques Berque'i biraz yaşlanmış buluyorum. Kare yüzü Fernand Leger'nin tablolarındaki gibi savaşımcı. Saçları kısacık kesilmiş, çenesi çıkık ve gövdesi şişkin. Tek değişiklik gülümsemesinde gözlemleniyor: utku dolu gülüşü daha hoşgörücü bir görünüm almış, hatta, kendisini anlayıp, onu keşfetmeye çalışan dinleyiciye karşı daha minnettar. Sanki tek başına gerçekleştirdiği araştırmalarla dolu yaşamının ödülü bir bakışta yer alıyordu. Her yeni basımda Kuran çevirisini yeniden gözden geçirdiğini, her gözlemi dikkate aldığını söylüyor Jacques Berque: "Bir çeviri iki kültür arasında bir diyalog arayışından esin aldığı oranda başarılıdır."
Ancak, Jacques Berque'e göre diyalog arayışı kültür kaynaşmasından farklı bir şey. }acques-Berque hem Arap-İslam dünyasına girmiş hem de her zaman kendi kültürüyle Arap-Islam kültürü arasındaki mesafeyi korumuştur. Son olarak kendisine inançla ilgili sorular yönelttiğimde şöyle yanıtlamıştı beni: "Zaman, zaman Müslüman olmadığımı ve olmayacağımı belirtmek için Katolik olduğumu söyleme gereksinimini duyumsuyo-rum. Kendimi varsıllaştırmak ve diğeri sayesinde kendime dönüştürmek de istiyorum, ancak ben olmaktan çıkmak istemiyorum". Endülüs'de 12. ve 13. yüzyıllarda Yahudi ve Hıristiyan din adamları, matematikçiler ve doktorlar birbirlerine destek olarak yükseli-yorlardı ve hep birlikte Aristo'yu çeviriyorlardı. Jacques Berque bunun anısına "Endülüs modeli" arayışı içindeydi. Ancak, ona göre Akdeniz'e taşman bu Endülüs çokkültür-lülüğü başat ekinleri ortadan kaldırmamalıydı. Her ülkenin kendine özgü bir kültürü olmalıydı. Özellikle Fransa bundan yoksun kalmamalıydı. Jean-Pierre Chevenement'm isteği üzerine yazdığı Eğitim Reformu Tasarısında Fransızların cumhuriyet kültürünü korumaları konusunda çok titiz davrandı.
Farklılıklarla varsıllaşma düşüncesinin Berque evreninde son derece önemli bir yeri vardır ve bu düşünce çok çeşitli araştırma alanlarına kadar yayılıp ışık saçar. "Yukarı Atlas'ın Toplumsal Yapıları" başlıklı araştırması ne denli somut olursa olsun (Bu çalışmanın yankıları Jacques Berque'e College de France'ın kapılarını açmıştır) Jacques Ber-que hiçbir zaman kutsaldan ve insanın global görüşünden kopuk bir toplumbilim düşünmedi. Onun bulunduğu ortamda böylesi antikonformizm örneğiydi, üniversitenin yıldırımlarını üzerine çekmekti.
Ancak, diğerinin karşısında bir kez daha kendi insanlarını düşünür. Mısır'da iken, sanayi uygarlığının gelişimine, coğrafi keşiflere, yeni bir lirizmin yaratımına rağmen Aydınlanma çağının iyimserliğini yitiren Batı'yı düşünür. "Tekniğin kapitalizmi getirdiği, coğrafi yayılımm emperyalizmle sonuçlandığı, şiirin tarih için ağlamaya başladığı" andan bu yana gezegendeki hümanizm aldatmacadan başka bir şey değildir. Bununla birlikte Batı insanı ya topluca var olacak, ya da olmayacaktır. "Batı insanı toprağın en alt katmanlarında yer alan kaynaklarından en usçul geleceği yakalamak zorunda kalacaktır." Üçüncü dünya insanına gelince, bir toplum için sömürgelikten çıkmak diğeriyle yetinmeyip, eski benliğini aşmaktır.
Eski Benlik? Pekiyi bu İslam mı? Kendisine destek olan patriklik ve derebeylik gibi? Hiç kuşkusuz. İşte ustanın dinsel bir radikalizme dönerek bağımsızlaşmaya son verebileceklerini ileri süren İslamcılara yanıtı. Bu sav Katolik kırsallıkta Fransız kimliğini bulmak isteyen yeni Petaincilerin ve halkçıların savıyla karşılaştınlabilir. Bütünleşenin "bağımsızlaşması" ve ulusal cephenin önerdiği anlaştırma arasındaki ayrım günden güne azalıyor. Le Pen'in İslamcılara saygı gösterilmesini dile getirmesi rastlantısal ve nedensiz değildir.
Jacques Berque'de beni en çok etkileyen, dilini ustalıkla kullanması, görkemli betimlemeleri ve içgüdüleri dışında, kendisi dile getirmese de - bağımsızlaşma düşünürü olmasıdır. - Bu Berque için XX. yüzyıl tarihinin temel olgusudur. Bence Jacques Berque belki de Charles Andre-Julien ile birlikte bağımsızlığa kavuşmayla hiçbir şeyin bitmediğini tam tersine her şeyin başladığını düşünen ilk insandı. Sartre, Fanon, Memmi gibi Berque de, sömürgenin, işçi, kadın, zenci, Yahudi gibi yabancılaştığmı düşündü. Ancak, bağımsızlaşmanın, dine dönüşün yabancılaşmayı önleyebileceğini hiç düşünmedi. Ber-que'in, bugün kimilerinin olduğu gibi hiçbir zaman sömürgelerin ne Batı'dan ne de Fransa'dan uzaklaştırılmaları gibi bir saplantısı olmadı. Tam tersine, hiç çekinmeden -özellikle Mağrip'te- birilerinin diğerlerinden yararlanabileceklerini dile getirdi.
Jacques Berque Arap başarısızlığından ve radikal İslamm görünür zaferinden çok mutsuz oldu. Özellikle yeni Cezayir trajedisi onu çok mutsuz kıldı. Sofu bir biçimde yeni bir Cezayir insanına inanıyordu: "Dünyanın Sahipsizleşmesi" bağımsızlıktan sonra Berberi-Arap ve Fransız dehası aşkının ürünleri için yazdığı şiirdir. Berque bu yeni insanı 1789 Devrimi, Auguste Comte ve Nasser ile dopdolu olan bir Ibn-Al-Arabi ve Abd-el Kader'in izinde görüyordu.
Kuşkusuz Berque hiçbir zaman Arapla İslamı birbirinden ayırmadı. Peygamberin Arap, Kuranın da Arap dilinde yazılmasını zorunlu görüyordu. Ancak, söyleşilerimiz sırasında, Arap projesinin ve İslamm eski görkemine yeniden kavuşmasının zorunlu olduğunu düşündüğü izlemini uyandırıyordu. Ancak, bizler kimi arkadaşlar (Germaine Tillon, Maxime Rodinson, Pierre Vidal-Naquet, Jean Lacouture) Saddam Hüseyin'den kaygılanırken, Berque, gücünü yitirmiş, çökmüş ve Batı insanına verecek mesajı kalmamış Arap dünyası için "Sonunda bir şeyler oldu" demekten kendini alamadı. Beni, arkadaşlarımızı, Jean-Pierre Chevenement ve Regis Debray'ın körfez krizine ilişkin çalışmalarını onaylamak zorundaydı.
Biz birbirimizden o kadar ayrılmadık, parlak düşüncelerinden yararlanmayı sürdürdüm. Berque Salman Ruşdi'nin büyük bir yazar olduğunu, ancak sürgündeyken sövgüden vazgeçmesi gerektiğini belirtmişti. Ruşdi, İran ya da Pakistan'da yaşasın, Ber-que onun yürekliliğine hayran oldu. Bence bu Yeni Marxçı, bu laik insan, bu cumhuriyetçi ozan, Kuran'da gücül bir laiklik bulunabileceğine inanıyordu. Ayrıca, Jacques Ber-que söz konusu kutsal kitabı bir anda reddedip ona inananlarla ilişkiyi kesmek yerine, Kuran ilkelerinin uygulanış biçimini izlemenin daha yerinde bir davranış olabileceğini düşünüyordu. Berque bu düşüncesini Aralık 1990'da "le Nouvel Observateuf'ün "İslamm Ustaları" başlıklı özel sayısında dile getirmiştir.
İşte bizi terk eden bir doğuculuk prensi, eşsiz bir Arap dili uzmanı ve şiir bilgisi sayesinde araştırmasını matinlere kadar genişletmiş bir toplumbilimciydi. Kuşkusuz hayran olduğu Louis Massignon'un evrenine erişemeyeceğine inanıyordu. Ancak, yine büyük bir hayranlık duyduğu Braudel ve Levi-Strauss ile karşılaştırılabileceğinden o denli kuşkulanmıyordu.
Haklıydı da.
Bilgi Şairi Büyük Doğubilimcinin ölümünden Sonra Jacques Berque
Tarihçi, etnograf yazar ve Kuran'ı çeviren Jacques Berque şiirsel bir biçimde yaşadı.
Levi-Straus, Bastide, Leiris, Rodinson gibi Jacques Berque de 1914 savaşı öncesi doğmuş kuşaktan. Savaştan 20 yıl sonra, çelişkilerin en anlamsızının ardından kendini sorgulayan dünyanın çıkmazını Avrupa dışında çözmeye çalıştı.
Yazarın kendi kökeni Güney Batı'da ve III. Napolyon'un henüz bataklık durumundayken Cezayir'in konumuna benzer bir görünüm kazandıran Landes'larda. Jacques Berque, babasının ekinsel karmaşıklığını çözmeye çalıştığı Cezayir'de doğdu. İkisi de sömürgeli değil, yöneticiydi: olayların ve insanların yapısını farklı bir bakışla gözlemlerdi. Bu da Jacques Berque'e Fas'ta görevliyken ilk büyük kitabı "Yukarı Atlas'ın Toplumsal Yapıları" başlıklı kitabını yazmasını sağladı. Savaşın sona ermesinden önce Brazzaville konferansında ekinsel biçimlerin bağımsızlığı düşüncesi doğmuştur. O güne değin bu biçimler birlikte algılanıyordu.
Mısır'da gerçekleştirdiği bir araştırma ve yaşayan antropoloji için örnekçe oluşturan Sirs Al-Layvan köyü: yaşama isteğiyle dopdolu bir halkın yoğunlaştığı küçük bir evren. Bu, Jacques Berque'in hocası Mauss'm eleştirmeyeceği bir yapıt.
Lucien Febvre'in kendisini yönlendirdiği College de France'da "Mağrip'in İç Yapısı", "Mısır", "iki Savaş Arasındaki Mağrip" başlıklı yapıtlarını oluştururken yararlanacağı toplumsal antropoloji çalışmalarını sürdürmüştür. Jacques Berque'in doğubilimciliği Massignon'unkinden farklı oldu: Ekin ya da dini hiçbir zaman ortak ya da toplu yaşamın oluşumundan ve toplumdan topluma değişiklik gösteren özelliklerinden ayırmadı.
Jacques Berque insanın zihinsel yönünü ortak yaşamda konumlandırıp, kavramlar yaratmak yerine bir toplumdaki, bir ülkedeki erkeklerin ve kadınların nasıl yaşadıklarını, doğayı ve koşullarını -ölüm, açlık, arzu, iş ve gözükmeyenin, dinsel ya da sihirlinin algılanış biçimi- nasıl algıladıklarını anlamaya çalışır. Sözlerin değersiz olanları, alışveriş, imgelem, "toplumsal olarak yaşanan"m sonsuz, karmaşık ve çeşitli biçimleri her zaman Jacques Berque'in ilgi alanında yer almıştır.
Jacques Berque'in yapıtlarının derin etkisi bitmedi. Tarih boyunca birbirine destek olan ya da karşı çıkan uygarlıklarda ortaya çıkan sonsuz sayıdaki ilişkiler ve bu uygarlıkların birbirlerinden bağımsız oluşları "Ekinötesi" kavramıyla anlatım buldu Jacques Berque'in evreninde. İşte, bu kavramın da derin etkisi hâlâ güncelliğini korumakta (İslam öncesi şiir çevirileri) "Uygarlıkların nasıl iletişim kurduklarını bir başka deyişle ölümden nasıl kaçabildiklerini anlamaya başlıyoruz: uygarlıklar evrendeşlikleriyle değil, benzersizlikleriyle birleşiyorlar. Jacques Berque bu sözleriyle Gide'in dünyadaki bü-tünleşmeciliğe karşı düşüncesine ve Barres'in ölümle ilgili düşüncesine yaklaşıyordu. Her şey bir yana, Jacques Berque uzlaşmadan mutluluk duyan bir Endülüs düşlüyordu.
Düşünür Kostos Axelos 1958'de Rue des Ecoles, de beni Berque ile karşılaştırdı. Onun deyimiyle köyden köye "göçebe yaşamı" sürdük: Mağrip'teki köylülerle, kentte yaşayan öğrencilerle, yöneticilerle konuştuk. Hatta Paris'te gezinirken kendi çevresine bakarak antropolog tutkusunu yaşıyordu.
Gerçeği söylemek gerekirse, Berque önce ve temelde bir ozan oldu. Ozan sözcüğünü ilk ve en derin anlamıyla kullanıyorum: dünyada şiirsel bir biçimde yaşayan bir ozan çünkü o dünyanın anlamını, daha doğrusu anlamlarını çözümlemeye çalıştı her zaman. Anlam sözcüğünü çoğul biçimiyle kullanmamın nedeni, Berque'in varoluşun toplumsal anlatımını Leibniz'in düşlediği "evrensel özelliğe" indirgememesiydi.
Jean Paulhan ile figürsüz sanat ve Müslüman sanatına ilişkin söyleşirken "göstergelerin anlam üstünde devinme"sinden söz eder. Berque yaşayan ve çağdaş kültürlerin birbirlerinin kaygılarını somutlaştırdıklarını önceden sezer. Ona göre biçimlerin doğuşu benzer biçimde algılanmamış bir doğaya karşı başkaldırı niteliğindedir. Berque sanatın göndergesinin yalın iletişiminkilerden çok daha varsıl ve çok daha derin düzeylerde yer aldığına inanır.
1978'de kimi arkadaşlarla toplumsal düzeye göre düşlerin farklılığını incelediğimizde bana şöyle yazmıştı: "Düşler üzerine çalışmakta çok haklısınız. Sizin de bildiğiniz gibi birkaç pırıltı dışında son yıllarda Fransa'daki durumunu çok zayıf bulduğum ideolojiyi teselli eder düşler. Ancak belki de düşlerden, uygulamadan ve birkaç oluşturucudan kalkarak yeniden ideoloji düzenlenmelidir. Berque'in deneyimi her zaman birilerinin ve diğerlerinin yapay bir biçimde dünyadan edinecekleri izlenimden önce geldi. Bu da kuşkusuz şiirsel bir çabaydı.
Cogito güz 5 - 1995 - Jean La Couture - Fransızca'dan Çeviren: Emel Ergun )