Özetle kredi, en sonunda mülkiyet baskılarından da kurtularak, çağdaş kullanıcılar toplumunu destekleme bahanesiyle, tam tersine, sosyal mitoloji ve sert bir ekonomik baskının birbirine karıştığı içselleştirme sistemini kurmuştur. Kredi yalnızca bir ahlak değildir, bir politikadır da. Nesnelere daha önce hiç sahip olmadıkları sosyo-politik bir işlev kazandırmak için kredide uygulanan yöntem, kişiselleştirme yöntemiyle bütünleşir. Kölelik dönemini yaşamıyoruz artık, artık çöküş dönemini yaşamıyoruz: bu zorunluluklar kredi boyutunda soyutlanmış ve genişletilmiştir. Sosyal boyut, zaman boyutu, eşyaların boyutu. Bu boyutta ve boyutu benimseten stratejide, nesneler hızlandırıcı, işlevleri, doyumu ve harcamaları çoğaltıcı rollerini üstlenirler -birer deneme tahtasına dönüşürler, devinimsizlikleri bile günlük hayata, öne geçiş, kararsızlık ve dengesizlik ritmini vererek merkezkaç bir kuvvet oluşturur.
Aynı zamanda, sosyal hayattan kaçmak için ailevi ortamın kendilerinden sürekli geri durduğu nesneler, bugün tam tersine aile ortamını sosyal çevrenin dolambaçları ve zorluklarına bağımlı kılmaktadır.
Krediyle -ödül ve yapay özgürlük fakat ayrıca sosyal yatırım, eşyaların ortasında bile tutsaklık ve kaçınılmazlık- yuvanın yatırımı gerçekleşir: bir tur sosyal boyut kazanılır, fakat bu, en kötü şartlarda elde edilir. Kredinin anlamsız ^nırında, örneğin senet ödemelerinin arabayı benzin yokluğundan kullanılmaz hale getirdiği durumda, yani insan tasarımının ekonomik zorunlulukla denetlendiği ve parçalandığı sınır noktasında, işte orada, güncel düzenin temel bir gerçeği ortaya çıkar, gerçek şudur; nanelerin yapılış amacı onları elde bulundurmak ve kullanmak değil, onları üretmek ve satın almaktır.
Başka bir deyişle, ne ihtiyaçlara ne de dünyanın daha akılcı bir örgütüne bağlı kalarak biçimlenmeyip, bir üretim düzeninin ve ideolojik içselleştirmenin tekelinde sistemleşirler. Aslında, tam anlamıyla özel nesneler yoktur artık: nesnelerin çoğul kullanımı dahilinde, tüketici ve tüketici bilincinin özel dünyasını suç ortaklığı yaparak aralayan sosyal üretim düzenidir. Bu derimlemesine yatırımla, düzene etkili bir biçimde karşı koyma ve bu düzeni aşma olanağı da ortadan kalkmaktadır.
( Cogito - güz 5 1995 - Jean Baudrillard - Çeviren : Esra Özdoğan )
28.12.2007
Aileye Ait Nesnenin Anlaşılmazlığı
Satın Almanın Mucizesi
Kredi erdemi (reklamcılıkta olduğu gibi), aslında satın almanın ve bunun nesnel belirlemelerinin ikiye ayrılmasıdır. Krediyle satın alma, bir nesneye gerçek değerinin belli bir bölümünü ödeyip tümüyle sahip olmakla eşdeğerdir. Çok büyük bir kazanç için ufacık bir yatırım yapılır. Senetler zaman içinde belirsizleşir, nesne sembolik bir hareket karşılığında elde edilmiş gibidir. Mitoman imgesindekine benzer bir yöntemdir bu: gerçekdışı bir hikâye için mitoman dinleyiciden beklenmedik bir ilgi görür. Yatırımı çok küçük, kârı inanılmazdır: neredeyse tek bir işarete dayanarak gerçekliğin saygınlıklarını ele geçirmiştir. O da başkalarının bilinciyle kredili yaşar. Oysa ki bilgi mantığının ve günlük uygulamanın geleneksel geçiciliğini yaratan bu gerçek dönüşümünün, çalışmadan çalışmanın ürününe doğru yol alarak olağan uygulamaya ters dönmüş olması, eşyalardan yararlanma işinin öncelenmesi, büyü sürecinin ta kendisidir.Ve alıcının ön-celenmiş nesneyle aynı anda kredide tüketip göze aldığı şey, kendisine düşlerini apan-sızca gerçekleştirme olanağı sağlayabilen bir toplumun büyülü işlevselliğinin mitosudur.
Kuşkusuz, sosyo- ekonomik gerçeklikle hemen karşı karşıya gelecektir, tıpkı mito-manm er geç vaktinden önce oynadığı rolle karşılaşması gibi. Maskesi düşen mitoman bozguna uğrar ya da bir başka hikaye anlatarak işin içinden sıyrılır. Kredili alıcı da vadelerle karşılaşır ve bir başka kredili nesnede psikolojik bir teselli arama şansı çok yüksektir. One geçiş bu tip davranışlarda kuraldır ve her iki durumda da en çok hayranlık uyandıran nitelik asla çıkış yolu olmamasıdır; ne mitomanın durumunda, anlattığı hikaye ve uğradığı başarısızlık arasında (bundan hiçbir gerçeklik dersi almaz) ne de kredili alıcının durumunda, satın almanın büyülü ödülü ve hemen ardından ödenmesi gereken senetler arasında bir çıkış yolu vardır. Kredi sistemi burada, insanın kendisine karşı sorumsuzluğunu doruğa ulaştırır: satın alan işi ödeyene devreder ve bu aynı adamdır, ancak sistem, zaman içindeki dengesiyle bunun farkına varılmasına engel olur.
( Cogito - güz 5 1995 - Jean Baudrillard - Çeviren : Esra Özdoğan )
Satın Alma Zorunluluğu
Günümüzde yeni bir ahlak anlayışı doğdu: tüketimin birikim üzerindeki devinimi. One geçiş, zoraki yatırım, hızlanmış tüketim, kalıcı enflasyon (tasarruf yapmak anlam-sızlaşıyor): daha sonra çalışmayla geri almak üzere önceden satın almıyor ve bütün sistem buradan kaynaklanıyor. Böylece krediyle tam anlamıyla feodal bir duruma, derebe-yinin önceden düzenlediği işbölümüne, köle gibi çalışma durumuna geliniyor. Yine de, feodal sistemden farklı olarak, bizim toplumumuz bir suç ortaklığı üzerine kuruludur: çağdaş tüketici şu sonsuz zorunluluğu üstlenir ve içselleştirir: toplumun üretimi sürdürmesi için ve tüketicinin satm aldığını ödeyebilsin diye çalışmayı sürdürebilmesi için satın almak. Amerikan sloganlarında gayet iyi ifade edilen de budur (Packard, s.26):
"Satm almak çalışmayı sürdürmektir!
Satın almak sigortalanmış geleceğinizdir!
Bugün bir alım, bir işsizin daha azalmasıdır. Ve bu belki de
SİZSİNİZ!
Bugün satın aldığın refah yarın da senin olacaktır!"
Dikkat çekici göz oyunu: sizi yüzeysel bir özgürlük adına kredilendiren bu toplumu, geleceğinizi ona bağlayarak siz kredilendirmiş oluyorsunuz. Tabii ki üretim düzeni öncelikle çalışma gücünün işletilmesi sayesinde yaşar, fakat düzen bugün, bu dönüşümlü anlaşmayla, tutsaklığın özgürlük gibi yaşanmasıyla güçlenir ve böylece dayanıklı bir sistem olarak özerkleşir. Her insanda, tüketici, üreticiyle bağlantısı olmaksızın düzenin suç ortağıdır ki üretici de aynı anda bu düzenin kurbanı durumundadır. Bu üretici-tüke-tici ayrışması, bütünleşme dayanağının ta kendisidir: her şey bu bütünleşmenin canlı ve tehlikeli bir çelişki haline dönüşmemesi için düzenlenmiştir.
( Cogito - güz 5 1995 - Jean Baudrillard - Çeviren : Esra Özdoğan )
Tüketim Devinimi : Yeni Bir Ahlak
Bir kuşak, kalıt ve sabit sermaye kavramlarının yok oluşunu gördü. Bir önceki kuşağa dek, bitirilmiş bir çalışmayı somutlaştırarak elde edilen nesneler tüm mülkiyetiyle insanlara aitti. Yemek odası takımı ve araba satın almanın uzun süreli bir tasarruf çabasının sonucu olduğu vakitler henüz çok uzak değil. Elde etme hayalleriyle çalışılır: hayat çabanın ve ödülün kuralcı yolunda yaşanır fakat nesneler önlerine geldiğinde kazanmışlardır, geçmişleri aklanmıştır ve gelecek için güvenceleri vardır. Sermaye.
Günümüzde nesneler kazanılmadan önümüzdedir, simgesi oldukları çaba ve çalışma miktarını öncelerler, tüketimleri üretimlerinin önünde gitmektedir sanki. Kuşkusuz, sadece yararlanmakla kaldığım bu nesnelere karşı atalardan gelen bir sorumluluğum yoktur, bana kimse devretmedi onları ve ben de onları kimseye bırakmayacağım. Etkili kıldıkları başka bir zorunluluk var; sırtıma binmiş gibiler ve ödemelerini yapmak zorundayım. Nesneler aracılığıyla aile ya da geleneksel bir grupla ilişkide olmasam da, bütün bir toplumla ve onun istekleriyle (ekonomik ve parasal düzen, modanın iniş çıkışları vs...) ilişkideyim. Her ay onları yeniden satın almak, her yıl yenilemek gerekecek. Buradan sonra her şey değişiyor: benim için taşıdıkları anlam, örneği oldukları tasarım, gelecekleri ve kendi geleceğim. Yüzyıllardır, değişmez bir nesneler dekorunda insan kuşaklarının birbirini izleyip yaşamını sürdürdüğünü düşünelim, bugün, nesne kuşaklan, aynı kişisel yaşam biçiminde hızlandırılmış bir ritmde birbirini izlemektedir. Önceden nesnelere hızını veren insanken, bugün nesneler aksak ritmlerini, aralıklarla ve ansızın yanıbaşımız-da olma biçimlerini, bozulmadan ya da yaşlanmadan birbirlerinin yerini doldurma şekillerini insanlara kabul ettirmektedir. Böylece günlük nesnelerin varoluşu ve bu nesnelerden yararlanma yoluyla bütün bir uygarlığın koşulları değişmektedir. Düzenli gelirin sağlamlığı ve kalıtı üzerine kurulmuş ataerkil ve ailevi ekonomilerde, tüketim asla üretimin önünde yer almaz. Tutarlı Dekartçı mantık ve ahlakta, sebebin her zaman sonucun önünde yer alması gibi, çalışma da her zaman çalışmanın meyvasınm önünde yer alır. Bu çileci biriktirme tarzı, kişinin gerilimi içinde ihtiyaçların tahminini, dağılmalarını ve fedakârlığı ortaya koyar; düzenli geliriyle yaşayan kimsenin ve XX. yüzyıla ahlak onurunun ve geleneksel ekonomi hesaplarının tarihsel deneyimini kazandıran yıkıma uğramış, düzenli gelircinin çağa aykırı düşen görünümünde sona ermek üzere, bu tasarruf uygarlığı en etkili dönemini tamamlamıştır. Olanakları ölçüsünde yasaya yasaya birçok nesil, sonunda olanaklarının epey altında bir yaşam sürdürmüştür. Çalışma, saygınlık, biriktirme; mülkiyet kavramı içinde doruk noktasına ulaşan bir devrin bütün bu erdemleri hâlâ tanıklıklarını yapan nesnelerde hissedilebilir ve bu devrin kaybolmuş kuşaklarına küçük burjuva çevrelerinde sık sık rastlanmaktadır.
( Cogito - güz 5 1995 - Jean Baudrillard - Çeviren : Esra Özdoğan )
Tüketici Yurttaşın Hak ve Görevleri
Günümüzde nesneler çeşitlilik ve tercihe göre sunulduğu kadar, krediye göre de sunulmaktadır. Ve aynı şekilde, nesne sizin için güzelse ve iyi satılıyorsa, tercih de size kendiliğinden sunulmuştur; böylelikle ödeme kolaylıkları da üretici sınıfın bir ödülü olarak sunulur size. Kredi, bir tüketici hakkı ve bunun da ötesinde yurttaşın ekonomik hakkı olarak gösterilmektedir. Kredi olanaklarına getirilecek her türlü kısıtlama, devletin misillemelerine karşı bir önlem gibi algılanmaktadır; bunun yanı sıra, kredinin ortadan kaldırılması (zaten düşünülemez), toplumun bütününde, bir özgürlüğün yok edilmesi gibi yaşanacaktır. Reklamcılık düzeyinde, kredi, "arzulama stratejisi"'ni kesin sonuca götüren bir unsurdur. Nesnenin herhangi bir özelliğiyle aynı vasfı taşırken, satın alma güdülenmesinde, yöntemsel tamamlayıcısı olduğu tercih, kişiselleştirme ve reklam düzeni ile eşdeğerdedir. Psikolojik düzlem aynıdır: modelin seri içinde öncelenmesi, bu düzlemde, nesnelerden yararlanma işinin zaman içinde öncelenmesi durumuna dönüşmektedir.
Kredi sistemi, hukuken, seri nesneyi model kadar özendirmez ve hiçbir şey aylık taksitlerle Jaguar almanıza engel değildir. Lüks modelin peşin satın alındığı ve krediyle satın alman nesnenin model olma yolunda şansının az olduğuysa bir gerçek ve neredeyse geleneksel bir hukuk kuralıdır. Peşin parayla satın alma itibarını tamamen modelin ayrıcalıklarından biri yapan bir standing mantığı vardır, kaldı ki, vade ödeme zorunluluğu seri nesnenin psikolojik yetersizliğini daha da arttırır.
Uzun süre, belli bir utanç, kredide bazı ahlaki tehlikelerin varlığını hissettirdi ve peşin satın almayı burjuva erdemleri arasında saydı. Ancak bu tür psikolojik karşı koymaların giderek azaldığı kabul edilebilir. Karşı koymanın sürdüğü ortamlardaysa; özellikle mal varlığı, tasarruf, miras gibi kavramlara sadık kalan varlıklı, küçük sınıfı kapsayan geleneksel mülkiyet kavramının kalıntılarıyla karşılaşılır. Bu kalıntılar ortadan kalkacaktır. Eskiden, mülkiyet kullanımın önüne geçerken, bugün tam tersi olmaktadır, kredinin yaygınlaşması, Riesman'ın tanımladığı diğer görünümlerin arasında, istifçilik uygarlığından kullanıma dayalı bir uygarlığa geçişi ifade eder. Kredili kullanıcı, nesnevi sanki kendisine aitmişçesine tüm özgürlüğüyle kullanmayı yavaş yavaş öğrenir. Bunun dışında, nesneyi kullandığı zamanla ödemesini yaptığı zaman aynıdır: nesnenin vadesi kullanıcının güçsüzlüğüne bağlıdır (Amerikan şirketlerinin hesaplarının bazen iki dönemi çakıştırmaya kadar gittiği bilinmektedir). Bu, her zaman için nesnenin yok olması ya da yitirilmesi halinde, vadesi dolmadan yıpranabilirliği riskini taşır. Bu risk, kredinin günlük hayatla tamamen bütünleştiği durumlarda bile, sahip olunan nesnenin asla ser-gileyemeyeceği bir emniyetsizliği gösterir. Kalıt nesne bana aittir, benimdir, parasını ödemişimdir. Kredili nesne ancak ödendiği vakit bana ait olacaktır. Oncelenmiş gelecek zaman gibi bir şeydir bu.
Vade sıkıntısı oldukça ayrıcalıklıdır; bu sıkıntı nesnel ilişkiyi bilinçle aynı düzeye getirmeksizin, günden güne daha da ağırlaşan paralel bir süreç oluşturur: anında uygulamayı değil, insan tasarımını saplantı haline getirir. İpotekli nesne zaman içinde elinizden kayıp gider, aslında hiçbir zaman elinizde olmamıştır. Ve bu kaçış bir başka düzlemde, seri nesnenin sürekli olarak modele doğru kaçışıyla birleşir. Bu çifte kaçış, gizil dayanıksızlığı, bizi çevreleyen nesneler dünyasına her zaman yakın duran hayal kırıklığını oluşturur.
Aslında kredi sistemi, çağdaş düzlemde, nesnelerle çok genel bir bağlantı yolunu açıklığa kavuşturur. Gerçekten de, kredili bir yaşam sürdürmek için, insanın önünde on beş aylık araba, buzdolabı ve televizyon senetlerinin bulunması zorunlu değildir: model/seri boyutu, modele zoraki yönelişiyle elverişsiz bir boyuttur zaten. Sosyal ilerlemenin boyutu aynı zamanda uygunsuz isteğin boyutudur. Nesnelerimize sürekli geç kalıyoruz. Buradalar ve şimdiden buradan bir yıl uzaktalar, hesaplarını kapayacak son senette ya da yerlerini alacak bir sonraki modeldeler. Böylelikle kredi, temel bir psikolojik durumu ekonomik düzende farklı bir niteliğe oturtmaktan başka şey yapmaz; art arda gelme zorunluluğu aynıdır; senetlerin vade düzeninde ekonomik, seri ve modellerin sistemli ve hızlandırılmış halde art arda gelmelerindeyse psikososyolojik bir zorunluluktur - ne olursa olsun, nesnelerimizi zorunluluğa yakın, ipotekli bir zaman içinde yaşıyoruz. Artık krediye karşı hiçbir önyargı yoksa, bu belki de, temelinde, bugün, tüm nesnelerin kredili nesneler gibi, toplumun bütününden bir alacak gibi yaşanmasından, kalıcı bir enflasyon ve devalüasyon içinde her zaman yenilenen ve her zaman değişen alacaklar gibi yaşanmasından kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, "kişiselleştirme" bize bir reklam hilesinin de ötesinde, temel bir ideolojik kavram gibi görünmüştür; kredi de ekonomik bir kurumdan öte bir şeydir; toplumumuzun temel bir boyutu, yeni bir ahlak anlayışıdır.
( Cogito - güz 5 1995 - Jean Baudrillard - Çeviren : Esra Özdoğan )
27.12.2007
Katalogtan
Eşyaların, pazarın uygulayımsal uygarlığının bize önerdiği biçimiyle incelenebilmesi için bu sürekli belgelerden, eşya satıcısı firmaların tecimsel kataloglarının betimlediği bu gücül av alanlarından söz etmek uygun düşer. Kataloglar mağaza denilen şu eşya kitaplığının; eşya türlerinin bile pazarını yansıtan ve bir fiyat belirtisinin, yani arz ve talep arasındaki geçici dengeden doğan toplumsal bir uzlaşmanın eşlik ettiği kısa, çözümleyici bir betimlemeyle onları açıklayan gerçek fişlikleridir. Kataloglar tüketicinin ufkunu genişletir, onu somutlaştırabilir bir düşler evrenine götürür (Dreams that money can buy). Örneğin, Redoute, Manifacture Française silah ve bisiklet, Macy's, Sears ve Roebuck ve Neckermann katalogları sayılabilir. Bu düşler, bazı eski ve tükenmiş katalogların tıpkı kitabevi yapıtları gibi yeniden basılmasını (Sears ve Roebuck 1908) sağlayacak ölçüde şiirseldir.
Son zamanlarda eşya katalogunun, ürettiğini öven ve posta yoluyla (Neckermann) tüketicinin gereksinimlerini karşılayabilen bir yapımevi ve özel bir mağaza için yaymaca bir tanıtım öğesi olarak değil de bir eşyalar Ansiklopedisi gibi, uygulayımsal pazarın maddi öğelerine erişim yolu açan ve eşya çeşitliliğindeki bilgisizlik engelini, herkese, karşılığını ödemek isteyen herkese ulaşabilir olduğu savında olan bir pazar uygarlığının kullanımında insanın karşılaştığı en önemli engeli aşan ekinsel bir bilgi olarak yeni, ge-nelleştirilebilir bir işlevi belirdi.
Bu özellikle, Amerika Birleşik Devletlerinde bağımsız bir aydınlar topluluğunca yayımlanmış dikkate değer "YVhole Earth Catalog" için böyledir. "Uygulayımsal dünya, anlamını bir yana bırakabiliyorsan büyük ve güzeldir. Neden kullanmayalım onu?" diyorduk başka yerde. Kullanmak için onu tanımamız, sonra da ona erişmemizi sağlayacak öğeleri edinmemiz gerekir.
"Tüm Dünyanın Kataloğu"nun giriş bölümünde şöyle deniyor: "Bizler Tanrıyız ve bundan yararlanmalıyız, oysa şimdiye dek yalnızca yönetimlerin, büyük iş çevrelerinin, kilisenin ve yüksek eğitimden yarar sağlayanların uzak ünü ve gücü, ekonomik yapıdaki önemli nokta ya da eksiklikleri belirlemeyi başarabilmiş, efektif kazançları sıfıra indirmiştir. Bu ikileme ve dünyayı kullanmayı bilenlerin elde ettikleri maddi kazançlara karşılık olarak artık kişisel ve bireye yakın bir güç alanının geliştiği görülmekte; birey eğitimini kendi kendine yönetme, kendi esinini bulma, kendi çevresini nasıl isterse öyle oluşturma ve serüvenini onunla ilgilenenlerle paylaşma gücünü edinmektedir. Bu sürece destek sağlayan araçlar da dünya kataloğunca araştırılmış ve belirtilmiş araçlardır."
Kısacası bu katalogun bireye ulaşabilir maddi öğe, araç, gereç, kitap, yöntem ve hizmetlere değer biçme işlevi vardır. Bunun sayesinde gizil kullanıcı istediğini edinmenin kaça patlayacağını, onu nereden ve nasıl elde edeceğini daha iyi bilecektir pekâlâ.
Kataloga bakıldığında, bir birim eklendiği de görülecektir:
1. araç ya da gereç olarak yararlı
2. bağımsız bir eğitim düşüncesine uygun
3. görece olarak yüksek nitelikli ve düşük fiyatlı
4. postayla edinmek kolay
Bu, uygunluk kavramı açısından eşyalar kuramının yeni bir gelişme alanı ve birey için, isteğini açığa vurabiliyorsa, tüm dünyanın yapabileceği her şeye başvurarak özgürlük alanını genişletme yolu demektir.
( Cogito 5 güz 1995 - Abraham A. Moles - Çeviren : Olcay Kunal )
Yeni Giysi , Aydınlatılmış Vitrin
İyi Düzenlenmiş Vitrin
İçinde gezindiğimiz, sağma soluna baktığımız capcanlı sokağa girelim. Aydınlatılmış vitrinlerin parlaklığı, ağaçların ardından, ağaçlı yolun bizi de çağırarak çıktığı meydandan bize ulaşır. Bizi çağıran, camın ardında görkemli bir biçimde aydınlatılmış tüm o mallardır gerçekte, müşteri bekleyen o mallar. Dikim aşamasından sonra, yalnızca düşlerin yaşama geçmesi dileğini uyandırmak için var olan sergileme gelir. Sergileme ancak kapitalist açık pazarla ortaya çıkmıştır ve batı ülkelerinde işlevi hâlâ "gereksinimler, özellikle kişisel bir imin izini taşıyan türden gereksinimler uyandırmaktır". Gerçekte iş adamının en pahalı isteğini, kazanç elde etme isteğini yerine getirmek amacıyla...
İşte bu nedenle başarılı bir sergileme öncelikle kışkırtıcı olmalıdır; iyi bir sergilemede bir bütünün bölümleri gösterilir yalnızca, üstelik bu bölümler de bütün hakkında üstü kapalı bir bilgi verir yalnızca, bu da gözlere sunulan eşyalara baktığımızda içimizde bir tür sarsıntı oluşmasına yol açar. Şurada işini bilen bir bakkalın dükkânı var, vitrinine ağzımız sulana sulana seyredeceğimiz yemekler dizilmiş. Bir Delft zemini ya da kırmızı kadifeden bir zemin üzerinde kahve, çay, alkol beliriyor; Hollanda Hindistam'nın egzotik kokularına duyarlı müşteriler tuzağa düştü bile. Şurada bir porselen mağazası var: vitrinin ortasında bir masa yükseliyor; ışıl ışıl parlayan bembeyaz örtü, kristaller, şamdanlar kendileri gibi seçkin konuklar bekliyorlar sanki.
Daha uzakta, kadınlar için bir yüksek dikim mağazası var: vitrin mankenlerinin, son modaya en uygun görünümdeki, ama aynı zamanda bu dünyada hiçbir kadın bu güzellikte olmadığından, öbür dünyanın da bir tür yansıması görünümündeki inanılmaz kusursuz vücut ölçülerine göre dikilmiş tayyörler. Daha da uzakta, genel müdürler ya da onlara benzemek isteyenler için büyük terzinin dükkânı var: uzun kış pardösüsü, öykünmesi güç bir rahatlıkla, yumuşak bir fötr şapka, bir çift eldiven ve derisi eski Floransa ciltlerini çağrıştıran ayakkabıların yanındaki bir Chippendale koltuğun üzerine atılmış. Bununla birlikte, gezintiye çıkan ve tüm bu eşyaları kendisine satın alamayacak kişilerden oluşan kalabalık, insanın yakasını bir türlü bırakmayan o sahip olma isteğine karşın, hatta belki de aşırı incelik nedeniyle böylesine gösterişli bir görünüme karşı gelmiyor. Daha özel bir mutluluk duymaya can atan kişiye gelince, aradığını mobilya mağazasında bulacaktır. Yemek salonu, yatak odası, stüdyo, salon, hepsi elinizin erişebileceği ölçüde yakınınızda ve ay ışığında düş evresini aşmış genç görevlinin gelini yatırmaktan başka işi kalmadığı açık bir yatak gibi sıcacık. Pufla tüylerinin ve kayısı rengi süslemelerin arasından gözlere sunulan, en yasal aynı zamanda da en gerçekleştirilemez kentsoylu düş: düşlenen ev, içerden görülen iki kişilik yuva.
Ülküsel yuva düşü burada da düşleyenin olanaklarını aşan görünümle beslenir, düşleyense hep aynı sahneden esinlenir: odalık denen geniş koltuk, Kaliforniya tarzı bar, Faust'un çalışmasını anımsatan kitaplık. Sokağın her köşesinde sergileme, varsıl insanların parasını boş ceplere aktarmak için yeni yeni düşler uyandırır. Üstelik kimse, gündüzleri vitrinleri düzenleyen vitrin düzenleyicisi kadar iyi bilmez bu tür düşlerin gizlerini ve çarklarını. Ama vitrin düzenleyicinin işi yalnızca mal sergilemek değildir, billur gibi bir mutluluğu kurarken malla insan arasında baştan çıkarıcı bir görüntü tuzağı yaratır. Oradan geçen de insanca, bu kapitalist esinli görüntü tarafından baştan çıkarılır; görüntü neredeyse, varlığının nedeni ve unutturması gereken yoksul evlere ya da acınacak kentsoylu mahallelere komşu olduğu için böylesine baştan çıkarıcıdır; vitrinin önündeki süslemecinin yapıtını izler ve tasarlamayı sürdürür.
Küçük kentsoylu kaygılıdır kuşkusuz, ama baş kaldırmaz (çünkü camın ardındaki büyüleyici dünya imrenilecek bir sahip göstermez), kendisi için erişilmez olan bu eşyaların önünde şıklık ve zevk belirtisi o tabloyu -şu beyefendiler bu tabloya kendi varlıklarını uydururlar- kabul eder. Buradaki çiçekler ya da koku için bir kadın da bulunmalı, bolluk ve lüks olmalı bir yerlerde, ama nerede? Noel yaklaşırken, hoşnut edilecek olanlar kendimiz değil de başkaları olduğunda büyük kentlerin tecim mahalleleri dinsel bir havaya bürünür. Işıklı dükkân tabelaları iki kez, üç kez daha güçlü parlar, bu tabelalarda düşler bir çıkar bir iner, maviler, sarılar, kırmızılar, yeşiller, neon şarap saçar, puro dumanı üfler, tüm bu eşyalardan yeni bir çocuk İsa yapar. Vitrinlerin görünümü nasıl aldatıcıysa, bu da öyle gülünç bir imge. Ama denize atılan tüm kahveyi öncelikle vitrinlerde sergilemek kuşkusuz yararlı değil.
Tanıtım Aylası
Yine de tecimsel mal, kendisini satan etiket olmadan edemez. Onu rekabete meydan okusun diye zorunlu çekiciliklerle süsleyen etiket olmadan edemez, çünkü bu rekabete içinde bulunduğu vitrininde yalnız başına karşı koyamaz. Resim ve söz, eşyanın çevresindeki tüm bu patırtı reklamdır. İnsanı, sahip olmaktan sonra gelen en kutsal şeye, müşteriye dönüştüren odur. Kapitalist olmayan başka yüzyılların ve başka ülkelerin de reklamları oldu, ama bunlar ekonomik çatışmadaki bir silahtan çok kendinden hoşnut bir övgüydü. Hem malı da göz önünde bulundurmuyordu, kendi açısından alaya alıyordu, örneğin kömür tüccarlarımızdan biri iyi hizmet verdiğini kapısına Orcus adını asarak duyursaydı durum böyle olurdu. Eski Pekin bu tür dükkân tabelalarını kullanırdı zaten: bir sepetçi dükkânının üzerinde: On Erdeme, bir afyon mağazısmm üzerinde: Lİf Kat Dürüstlüğe, bir şarap satıcısında: En Yüce Güzelliğin Yakınına, bir odunkömürü dükkânının üzerinde: Güzelliğin Kaynağına, bir maden kömürü dükkânının üzerinde: Uçan Halıya, bir koyun eti satıcısında: Sabah Alacakaranlığının Kasabına gibi yazılar okunabilirdi. Ama bunlar, gizliden gizliye çeken mıknatıslardan çok şiirlerdi, hatta kapitalist toplum daha reklama vücut vermeden önce bile, işlevleri çekmek ve eğer yerindeyse, abartmaktı. Süsleyici, reklam yaratıcısı, düş paletini eşsiz bir ustalıkla kullanmasının yanı sıra, büyülenmiş varlığı kendisine karşı koyamayacak hale getirir, onu içindeki müşteri patlaymcaya dek ustaca olgunlaştım. Atlas Okyanusu'nun ötesinden de artık şu tarzda başarılı sloganlar ulaşıyor bize: "İlkbaharda şapkalar artık bir para sorunu olmaktan çıkar"; "Cali for Philipp Morris"; "Purity and a big bottle, that's Pepsicola"; "Modern design is modern design"; "Buick, başarmış iş adamının arabası". New York Times, naylon kadın çorabı alımının yeni yeni biçimler doğurduğunu doğrular bize: "Van Raalte covers you with Leg Gloryfrom sunrise tül dark." Tutumluluk kaygısı, son moda zevki ve yenilik aşkı da beyefendilere randevu verir, bunun bedeliyse aşılmazdır: "Hoıvard Cloythes, styled voith an eye for the ıvorld of tomorrom." Reklam en bayağı eşyadan bir mucize yapar ve her sorundan kurtulmak için o mucizeyi satın almak yeter. Herhangi bir afiş üzerinde şakaklarını bir kokuyla serinleten ya da herhangi başka bir afiş üzerinde birkaç kibar beyefendinin kendisine sunduğu İsviçre çikolatasını kabul eden kadın en mutlu kadını canlandırır. Kapitalist toplumda vitrinler ve reklam düş kuranı çekmek için düzenlenmiş ökse çubuklarından başka bir şey değildir. Parlak ve hiç olmadığı gibi hoş görünen mal da, Marx'ın dediği gibi, öbürünün kişiliğini ve cüzdanını ele geçirmeye ve tüm olası gereksinim ve gerçeği düşkünlüğe dönüştürmeye yönelik yemden başka bir şey değildir. Eşyayı yücelten resim ve metnin de yapabildiği budur, Christmas ve Easter-Values'le-rin sürekli gösterişi. Bununla birlikte, küçükkentsoylu gözlerine atılan baruta karşın, patlamaz ve yeryüzünün bozulmuş tüm Batı Berlin'lerini aydınlatan aşırı parlaklığın da karanlıkları çoğaltmaktan başka bir etkisi yoktur.
( Cogito 5 güz 1995 - Ernst Bloch - Çeviren : Olcay Kunal )
Bir Tüketim Kuramı Üzerine...
Homo ceconomicus'tm otopsisi.
Bu bir masaldır: "Bir varmış, bir yokmuş, bir zamanlar Kıtlık içinde yaşayan bir Adam varmış. Birçok serüvenden ve Ekonomi Biliminde uzun bir yolculuktan sonra, adam Bolluk Toplumuyla karşılaşmış. Birbirleriyle evlenmişler ve bir sürü gereksinimleri olmuş." "Homo ceconomicus'un güzelliği, diyordu A.N. VVhitehead, aradığını tam olarak bilmemizdi." Altm Çağın bu insan taşılı zamanımıza yakın dönemde İnsan Doğasıyla İnsan Haklarının birleşmesinden doğmuş ve yoğun bir biçimsel usçuluk ilkesiyle donatılmıştır, bu ilke onu:
1. Hiç duraksamadan kendi mutluluğunu aramaya;
2. Kendisini en çok doyuma ulaştıracak nesneleri öncelikle seçmeye iter. Acemice olsun, bilgince olsun, tüketim hakkındaki tüm söylem bir masalın söylencesel kesiti olan şu kesit üzerinde eklemlenmiştir: Onu, kendisini doyuma "ulaştıracak" nesnelere "iten" gereksinimlerle "donatılmış" bir Adam. İnsan hiçbir zaman doyuma ulaşmadığından (onu bununla suçlarlar zaten) aynı öykü durmadan eski fablların geçmişe karışmış açıklığıyla yeniden başlar.
Bazı söylemler şaşırtır: "Gereksinimler, ekonomi biliminin uğraştığı tüm bilinmeyenler arasında bilinmemek için en ayak direten ne varsa onlardır." (Knight.) Ama bu kuşku gereksinimler hakkındaki uzun sözlerin, Marx'tan Galbraith'a, Robinson Cru-soe'den Chombart de Lauvve'e dek insanbilim konularını savunanlarca bağlılıkla söylenmesini engellemez. Ekonomiciye göre bu "yararlılıktır": Herhangi bir özgül malı tüketmeyi, yani yararlılığını yok etmeyi istemek.
Gereksinim serbest mallarla erek haline getirilmiştir bile, öncelikli seçimler de pazarda sunulan ürünlerin bölümlenmesiyle yönlendirilmiştir: Bu aslında ödeme gücü olan istemdir. Ruhbilimciye göre bu "güdülen-me"dir, "object-oriented" (yönelinen nesne) azaldıkça "instinct-oriented" (yönlenen içgüdü) artar, kötü tanımlanmış, bir tür önceden var olan gereklilikten biraz daha karmaşık bir kuram. Biraz daha geriden gelen toplumbilimcilere ve ruh-toplumbilimcilere göre bunda "toplum-ekinsel" bir olgu vardır. Ne gereksinimlerle donatılmış ve doğa tarafından bu gereksinimleri karşılamaya itilen bireysel bir varlığın insanbilimsel koyutun-dan, ne de tüketicinin özgür, bilinçli ve istediğini biliyormuş gibi kabul edilmesinden kuşkulanılır (toplumbilimciler "derin güdülenmeler"den kuşkulanırlar), ama bu ülküsel koyutun temelinde gereksinimlerin bir "toplumsal devinim"i olduğu kabul edilir. Öbeğin bağlamından alınmış uygunluk ve rekabet modelleri ("Keep up vvith the Joneses")'" ya da tüm topluma ya da tarihe bağlanan büyük "ekinsel modeller" oynatılır.
Kabaca üç durum çıkar ortaya:
Marshall'a göre gereksinimler birbirine bağımlı ve ussaldır.
Galbraith'a göre (bu konuya sonra yeniden geleceğiz) seçimler inandırma yoluyla zorla benimsetilmiştir.
Gervasi'ye (ve öbürlerine) göre gereksinimler birbirine bağımlıdır ve (ussal bir hesaptan çok) bir öğrenimden kaynaklanır.
Gervasi: "Seçimler rastgele değil, toplumsal açıdan denetlenmiş biçimde yapılmıştır ve içinde gerçekleştikleri ekinsel modeli yansıtırlar. Herhangi bir mal ne üretilir ne de tüketilir: Mallar bir değerler dizgesi bakımından bir anlam içerirler" Bu, bütünleşme anlamındaki tüketim konusuna bir bakış açısı getirir: "Ekonominin amacı birey için üretimi en yüksek noktasına çıkarmak değil, toplumun değerler dizgesiyle bağlantılı üretimi en yüksek noktasına çıkarmaktır." (Parsons) Duesenberry de aynı düşünceyle tek seçimin, malları aşamalanma düzenindeki konumlarına göre değiştirmekte yattığını söyleyecektir. Sonunda, bizi, tüketicinin davranışını toplumsal bir olgu olarak düşünmeye iten seçimlerin, bir toplumdan öbürüne ayrımı ve aynı toplumun içinde benzerlikleridir. Burada ekonomicilerle duyumsanır bir ayrım vardır: Ekonomicilerin "ussal" seçimi uygun seçime, uygunluk seçimine dönüşmüştür. Gereksinimler değerleri hedeflediği ölçüde nesneleri hedeflemez, ayrıca gereksinimlerin karşılanması öncelikle bu değerlerin benimsenmesi anlamına gelir. Tüketicinin temel, bilinçsiz, kendiliğinden seçimi özel bir toplumun yaşam biçemini kabul etmesi demektir (öyleyse bu bir seçim değildir! -ve tüketicinin özerklik ve egemenlik kuramı daha burada bağdaşmaz).
Bu toplumbilim, Riesman tarafından sıradan Amerika'nın temel kalıt türünü oluşturan malların ve hizmetlerin bütünü olarak tanımlanan "standart package" kavramında doruk noktasına ulaşır. Bu, düzenli artışla ulusal yaşam düzeyine indekslenmiş, istatistiksel bakımdan en iyi alt sınırı ve orta sınıflara uygun bir modeli oluşturur. Bazılarınca aşılmış, bazıları için düşlenen bir model, american way of life'ı(2) özetleyen bir düşüncedir bu. Burada da "Standard Package" uygunluk ülküsünü belirttiği ölçüde malların özdekselliğini (televizyon, banyo, araba, vb...) belirtmez.
Tüm bu toplumbilim bizi pek ileri götürmez. Uygunluk kavramının yalnızca dev bir eşsözü (burada orta halli Amerikan, kendisi de tüketilmiş malların ortalama istatisti-ğiyle tanımlanan "Standard Package"larla tanımlanıyor -ya da toplumbilimsel olarak: Bir birey belli bir öbeğin içinde yer alıyor, çünkü belli malları tüketiyor ve belli malları tüketiyor, çünkü belli bir öbeğin içinde yer alıyor) barındırmış olmasının dışında, ekonomicilerde bireyin nesneye olan bağında karşımıza çıkan biçimsel usçuluk koyutu, burada bireyin öbeğe olan bağına geçirilmiştir yalnızca. Uygunluk ve gereksinimlerin karşılanması dayanışıktır: Mantıklı bir eşdeğerlilik ilkesine göre bir öznenin nesnelere upuygunluğuyla bir öznenin ayrıymış gibi duran bir öbeğe upuygunluğu aynıdır. "Gereksinim" ve "kural" kavramları bu olağanüstü upuygunluğun karşılıklı anlatımıdır.
Ekonomicilerin "yararlılık" kavramıyla toplumbilimcilerin uygunluğu arasında Galbraith'm kazanç tutumları ve "geleneksel" kapitalist dizgenin belirgin özelliği olan parasal güdülenmeyle örgüt döneminin belirleme ve özgül uyarlama tutumları ve tek-nostrüktürün tutumları arasında kurduğu ayrımla aynı ayrım vardır. Tüketiciyi ereksel usçu hesabında ülküsel olarak özgür kabul eden ekonomicilerde belirmeyen, (bu nedenle de) ama Galbraith'da olduğu gibi ruh-toplumbilimcilerde beliren temel sorun gereksinimlerin koşullanması sorunudur.
Packard'm Belli Etmeden İnandırmasından ve Dichter (ve bazılarının) İsteğin Stratejisinden beri, bu gereksinimlerin koşullanması konusu (özellikle reklam yoluyla) tüketim toplumu hakkındaki söylemin en gözde konusuna dönüşmüştür. Bolluğun artması ve "yapay gereksinimler" ya da "deliler" hakkındaki büyük yakınma beraberce aynı kitle ekinini besler, hatta sorun hakkındaki bilgince ideolojinin bile buna katkısı olur. Bu ideoloji kökünü genelde insan geleneğinin eski bir töresel ve toplumsal felsefesinden alır; Galbraith'daysa, daha kesin bir ekonomi ve siyasa düşüncesine dayanır. Biz de L'Ere de l'opulence (Bolluk Dönemi) ve Le Nouvel Etat industriel (Yeni İşleyimsel Devlet) adlı iki kitabından yola çıkarak Galbraith'a bağlanacağız.
Kısaca özetlersek, çağımızın kapitalizminin temel sorununun artık "kazancın en yüksek noktasına çıkarılmasıyla "üretimin ussallaştırılması" (girişimci düzeyinde) arasındaki karşıtlıkta değil, gücül olarak sınırsız bir üretimle (teknostrüktür düzeyinde) ürünleri piyasaya sürme gerekliliği arasındaki karşıtlıkta yattığını söyleyebiliriz. Yalnızca üretim çarkını değil, tüketim istemini de denetlemek, yalnızca fiyatları değil, bu fiyata istenecek şeyi de denetlemek bu evrede dizge için yaşamsal hale gelir. Üretim ediminden önceki yordamlarla (pazar araştırmaları, yoklamaları) ya da sonraki yordamlarla (reklam, pazarlama, koşullama), genel uygulama "karar verme gücünü satın alandan -kendisinde söz konusu edim hiçbir denetlemeye yer vermez- alıp işletmeye geçirmektedir, işletme bu gücü istediği gibi biçimlendirebilir." Daha da genel olarak: "Öyleyse bireyin davranışının pazara göre ve genel toplumsal tutumunun da üreticiye ve teknost-rüktürün ereklerine göre uyarlanması dizgenin doğal özelliğidir (şöyle demek daha iyi olurdu: Mantıksal özelliğidir). Bu uyarlamanın önemi işleyimsel dizgenin gelişmesiyle artar." Galbraith'm, önceliğin tüketiciye ait olduğu ve pazarda üretim işletmeleri üzerinde etkisi olduğu kabul edilen "klasik düzen"e karşıt olarak "devrik düzen" diye adlandırdığı şeydir bu. Burada pazarın davranışlarını denetleyen, toplumsal tutumları ve gereksinimleri yönetip ayarlayan üretim işletmeleridir. Bu işletmeler üretim düzeninin bütünsel diktatörlüğüdür, en azından böyle olma eğilimindedirler.
Bu "devrik düzen", ekonomik dizgede gücü kullananın birey olduğu klasik düzenin temel söylencesini yıkar, en azından bu eleştirel değerdedir. Bireyin gücüne verilen bu önem örgütlenmenin onaylanmasına büyük katkıda bulunmuştur: Üretim düzenine uygun düşen tüm işleyiş bozuklukları, zararlılıklar, karşıtlıklar aklanmıştır, çünkü hepsi tüketici egemenliğinin işlediği alanı genişletiyordu. Sayesinde pazar üzerinde gerçek istemin, tüketicinin derin gereksinimlerinin egemenliği kurdurtmak istenilen tüm ekonomik çark ve pazar araştırmalarının, güdülenmelerin, vb. ruh-toplumbilimsel çarkı, yalnızca bu istemi pazarın ereklerine sürükleme, aynı zamanda da bu hedef süreci, tersine bir süreç ortaya atarak sürekli gizleme amacıyla vardır. "İnsan ancak otomobillerin satışının, üretiminden daha güç hale gelmesinden sonra insan için bir bilim konusuna dönüşmüştür."
Böylece Galbraith, emperyalist yayılımında teknostrüktürce kullanılan ve istemin tüm değişmezliğini olanaksız kılan "yapay hızlandırıcılar" yoluyla13' istemin yüksek gerilime ulaştığını açıklar. Gelir, saygınlığı satın alma ve aşırı çalışma; sapıtmış bir kısır döngüyü, "fizyolojik" gereksinmelerden görünüşte "sınırsız gelir" ve seçme özgürlüğü üzerine kurulmuş olmasıyla ayrılan ve böylece istenildiği gibi biçimlendirilebilir bir nitelik alan "ruhbilimsel" denilen gereksinimlerin artması üzerine kurulmuş tüketimin cehennemi andıran çerçevesini oluşturur. Reklam burada hiç kuşkusuz başlıca rolü oynar (başka bir düşünce uzlaşımsal olmuştur). Bireyin gereksinimleri ve mallarla uyum içindeymiş gibi görünmektedir. Sonuçta, diyor Galbraith, reklam işleyimsel dizgeyle uyum içindedir: "Mallara böylesine önem veriyormuş gibi görünmesi dizgeye de önem vermesinden kaynaklanır, ayrıca teknostrüktürün toplumsal açıdan önemini ve saygınlığını da savunur." Ondan kendi yararına toplumsal hedefler alan ve kendi hedeflerini toplumsal hedefler gibi benimseten dizgedir: "General Motors için iyi olan..."
Tüketicinin özgürlüğünün ve egemenliğinin bir yutturmaca olduğunu kabul etmekle bir kez daha Galbraith'la (ve bazılarıyla) aynı düşünceyi paylaşıyoruz. Gereksinimlerin giderilmesi ve bireysel seçimle (ama öncelikle ekonomiciler tarafından) beslenen ve tüm bir "özgürlük" uygarlığının doruk noktasına ulaştığı bu yutturmaca işleyimsel dizgenin ideolojisidir, keyfilik ve toplu zararlılık bunu kanıtlar: Kötülük, kirlilik, ekinsizleşme -yani tüketici kendisine seçme özgürlüğünün zorla benimsetildiği bir çirkinlik ormanında egemen. Böylece devrik düzen (yani tüketim dizgesi) ideolojik açıdan seçim dizgesini tamamlar ve onun yerini alır. Bireysel özgürlüğün geometrik biçimli uzamları olan alışveriş merkezleri ve seçim hücreleri de dizgenin besleyicileridir.
Gereksinimlerin ve tüketimin bu "teknostrüktürsel" koşullanmasının çözümlenmesini uzunca açıkladık çünkü bu çözümleme bugün sınırsız bir erkte ve çünkü "delilik" sözde-felsefesinde nasıl olursa olsun gövdeleştirilmiş biçimde, tüketimin içine giren gerçek bir toplu gösterimi oluşturur. Ama çözümleme, hepsi de ülküsel insanbilimsel ko-yutlarmı yansıtan temel hedeflerle doğrulanır. Galbraith'a göre, bireyin gereksinimleri değişmez hale getirilebilir. İnsanın doğasında, "yapay hızlandırıcılar" olmadan da, ona hedeflerinin, gereksinimlerinin ve aynı zamanda çabalarının sınırlarını zorla benimsetecek bir ekonomik ilke gibi bir şey vardır. Kısacası, en yüksek düzeyde bir doyum değil de "uyumlu", bireysel düzlemde dengelenmiş ve yukarıda tanımlanmış aşırı artırılmış doyumların kısır döngüsüne girmek yerine, kendisinin de toplu gereksinimlerle uyum içinde olduğu bir toplumsal düzenlemeyle eklemlenebilmesi gereken doyuma eğilimdir bu. Ama tüm bunlar gerçekleşmesi bütünüyle olanaksız ülkülerdir.
1. "Gerçek" ya da "yapay" doyumlar ilkesi konusunda Galbraith ekonomicilerin şu "yanıltıcı" düşüncelerine karşı çıkar: "Savurgan bir kadının yeni bir elbiseden aldığı doyum hissinin aç bir işçinin bir hamburgerden aldığı doyum hissiyle aynı olduğunu hiçbir şey kanıtlamaz -ama tersini de hiçbir şey kanıtlamaz. Öyleyse kadının isteğiyle açın isteği eş düzeyde tutulmalıdır." "Saçma," der Galbraith. Ya da en azından, hiç de böyle yapılmamalıdır (ve klasik ekonomiciler burada, ona karşı neredeyse haklıdırlar - yalnızca bu eşdeğerliliği belirlemek için ödeme gücü olan istem düzeyinde kalırlar: Böylelikle tüm sorunları atlarlar). En azından, tüketicinin kendi doyumu açısından hiçbir şey bir "yapmacık" sınırı çizmeye olanak sağlamaz. Televizyondan ya da ikinci bir konuttan zevk almak "gerçek" özgürlük olarak algılanır, kimse bunu bir delilik olarak görmez, yalnızca aydın, ahlakçı idealizmin derinliklerinden söyleyebilir bunu, ama bu, olsa olsa onu deli bir ahlakçı gibi gösterecektir.
2. "Ekonomik ilke" konusunda Galbraith şöyle diyor: "Ekonomik gelişme diye adlandırılan şey, kabaca insanların gelir hedeflerini ve dolayısıyla çabalarını sınırlamak için kendilerini zorlama eğilimlerini yenebilecek bir strateji düşünmektir." Ve Kaliforni-ya'daki Filipinli işçilerin örneğini verir: "Giyim alanındaki rekabete bağlı borç baskısı bu mutlu ve uyuşuk ırkı çağdaş bir iş gücüne dönüştürdü." Bu örneğine, batıdan gelen aletlerin en büyük ekonomik uyaran kozu oluşturduğu azgelişmiş ülkeleri de ekler. Gelişmenin sürekli baskısına bağlı olarak "zorlanma" ya da tüketime sıkı bir ekonomik hazırlık kuramı diye adlandırabileceğimiz bir kuram çekicidir. İşleyimsel dizgenin evriminde, mantıksal sonuç olarak tüketim sürecinin zorlamasıyla iş saatlerinin ve davranışların, XIX. yüzyıldan bu yana da işleyimsel üretim sürecinde çalışanların düzenlenme-sinde(4) ekinlileştirmeyi getirir. İyi de, öyleyse tüketicilerin neden "zokayı yuttuklarını", neden bu strateji karşısında dayanamadıklarını açıklamak gerekecektir. Bu soruyu "mutlu ve uyuşuk" bir doğaya yöneltmek ve dizgeye mekanik bir sorumluluk vermek çok kolaydır. Uyuşukluğa, sürekli baskıya olan eğilimden daha "doğal" bir eğilim yoktur. Galbraith'm görmediği -ve bireyleri dizgenin geçici, saf kurbanları gibi işin içine katmasında onu zorlayan- değişmenin tüm toplumsal mantığıdır, "demokratik" toplumda bütünüyle rol alan, toplumsal yapıdaki ayırıcı temel sınıf ya da kesim süreçleridir. Kısacası, burada eksik olan ayrımın, orunun, vb. bütün bir toplumsallığıdır, tüketimi "uyumlu" (yani "doğanın" ülküsel kurallarına göre sınırlandırılabilir) bir kişisel doyum işlevi gibi değil de sınırlı bir toplumsal etkinlik gibi gören bu toplumsallığa bağlı olarak tüm gereksinimler göstergelerin ve ayrımların nesnel toplumsal bir istemine göre yeniden düzenlenir. İleride bu konuya yeniden değineceğiz.
3. "Gereksinimler gerçekte üretimin meyveleridir" diyor Galbraith ne kadar doğru söylediğini bilmeyerek. Çünkü bilinçli ve uyanık haliyle bu savdan anladığı, bazı gereksinimlerin doğal "gerçekliği"nin ve "yapay" yolla büyülenmesinin daha ustaca bir yorumudur yalnızca. Galbraith, üretici dizge olmazsa, birçok gereksinimin var olmayacağını söylemek istiyor. Bundan da işletmelerin herhangi bir malı ya da hizmeti üreterek, aynı zamanda bunları kabul ettirmeye özgü tüm öneri yollarını da ürettiklerini, yani gerçekte bu mal ya da hizmetlere uygun gereksinimleri "ürettikleri"ni anlıyor. Burada önemli bir ruhbilimsel boşluk vardır. Burada, bitmiş nesnelere ilişkin gereksinimler önceden kesin olarak belirlenmiştir. Ancak şu ya da bu nesneye gereksinim duyulur ve tüketicinin tini gerçekte bir vitrin ya da bir katalogdan başka bir şey değildir. Şu da doğrudur ki, insan hakkında böylesine yalın bir görüşle varılacak yer ancak şu ruhbilimsel çöküntüdür: görgül nesnelerin yansıtıcılarından yansıyan görgül gereksinimler. Oysa bu düzeyde Koşullanma savı yanlıştır. Tüketicilerin belli bir buyruğa karşı nasıl direndikleri, eşyalar yelpazesinde "gereksinimleri"nden nasıl yararlandıkları, reklamın ne ölçüde sınırsız bir erke sahip olmadığı ve bazen ters tepkilere neden olduğu, aynı "gereksinim" e göre bir nesneden öbürüne hangi değişikliklerin yapıldığı bilinir. Kısacası, görgül düzeyde üretim stratejisinin içinden ruhbilimsel ve toplumbilimsel nitelikli bütün bir karmaşık strateji gelip geçer.
Doğru olan, "gereksinimlerin üretimin meyveleri" olduğu değil,
GEREKSİNİMLERİN DİZGESİNİN ÜRETİM DİZGESİNİN ÜRÜNÜ
olduğudur. Bu bütünüyle farklıdır. Gereksinimlerin dizgesinden, gereksinimlerin bir bir, nesnelerin her birine göre üretilmiş değil, tüketici güç olarak, üretim güçlerinin daha genel çerçevesinde küresel bir kullanılabilirliğe göre üretilmiş olduğunu anlıyoruz. İşte bu anlamda teknostrüktürün imparatorluğunu yaydığı söylenebilir. Üretim düzeni zevk düzenini kendi yararı adına "almaz" (doğrusunu söylemek gerekirse, bunun bir anlamı yoktur). Zevk düzenini yadsır ve her şeyi bir üretici güçler dizgesinde yeniden düzenler. Tüketimin bu soyağacını iş-leyimsel dizgenin tarihi boyunca izleyebiliriz:
1. Üretim düzeni geleneksel aletten bütünüyle farklı bir teknik dizge üretir: Makine/üretici güç.
2. "Varsıllık"tan ve önceki değiş tokuş biçimlerinden bütünüyle farklı bir yatırım ve ussal dolaşım dizgesi üretir: Anapara/ussallaştırılmış üretici güç.
3. Somut çalışmadan, geleneksel "yapıt"tan bütünüyle farklı, dizgeleştirilmiş soyut üretici gücünü, ücretli işgücünü üretir.
4. Ve gereksinimleri; ussallaştırılmış, birleştirilmiş, denetlenmiş bir bütün olarak istem/üretici gücü; üretici güçlerin ve üretim süreçlerinin tam bir denetleme sürecindeki öbür üçünün tamamlayıcısı rolündeki gereksinimler DİZGESİni üretir. Dizge olarak gereksinimler de zevkten ve doyumdan bütünüyle farklıdır. Dizge öğeleri olarak üretilmişlerdir, bir bireyin bir nesneyle olan ilişkisi olarak (aynı biçimde işgücünün de bununla ilgisi yoktur, hatta işgücü, çalışanın işinin ürünüyle olan ilişkisini yadsır -aynı biçimde ne değiş tokuş değerinin somut ve kişisel değiş tokuşla ne de biçim/malın gerçek mallarla ilgisi vardır, vb.) değil.
İşte Galbraith'm ve onunla birlikte insanın nesnelerle olan ilişkisinin, insanın yine insanla ilişkisinin bozulduğunu, aldatıldığını, değiştirildiğini -bu söylenceyi nesnelerle aynı zamanda tüketerek- göstermeye çabalayan tüketimin tüm "ruh doktorları"nın görmedikleri; görmezler, çünkü özgür ve bilinçli bir bireyin öncesiz-sonrasız koyutunu ortaya koyarak -öykünün sonunda mutlu son olsun diye, onu birdenbire yeniden ortaya çıkartabilmek amacıyla-, belirledikleri tüm "işleyiş bozukluklarını şeytansı bir güce -bu güç burada reklamın silahlı teknostrüktürü, halkla ilişkiler ve güdülenme araştırmalarıdır-bağlarlar. Büyüleyici bir düşünce. Gereksinimlerin, bir bir ele alındıklarında bir gereksinimler dizgesi olmadan hiçbir şey olmadığını ya da daha doğrusu, bireysel düzeyde, "tüketimin üretimin mantıksal ve zorunlu aracısı olduğu en ileri ussal dizgelleştirme biçiminden başka bir şey olmadığını görmezler.
Bu, sofu "deliler"imize göre açıklanamaz olan birçok gizi aydınlatabilir. Örneğin bunlar "bolluk dönemi"nin ortasında püriten törenin bırakılmamış olmasına, çağdaş bir zevk anlayışının ahlakçı ve özbaskıcı eski Malthusçuluğun yerini almamış olmasına üzülürler. Dichter'in İsteğin Stratejisi'nin tamamı da bu eski kafa yapılarını "çaktırmadan" karıştırıp yıkmayı hedefler. Bu eski kafa yapılarının hâlâ süregeldiği doğrudur da: Bir ahlak devrimi olmamıştır ve püriten ideoloji zorunludur. Boş zamanların çözümlemesinde bu ideolojinin görünüşte hazcı olan uygulamaların hepsini nasıl etkilediğini göreceğiz. Püriten törenin, yüceltme, artma ve baskı anlamlarıyla (tek sözcükle söyleyecek olursak, ahlak anlamıyla) tüketim ve gereksinimlerle çok sıkı ilişkiler içersinde olduğu kesinlenebilir. Tüketim ve gereksinimleri içerden iten ve bunlara bu zorlayıcı ve sınırsız niteliği veren bu töredir. Hatta püriten ideoloji tüketim süreci sayesinde yeniden canlanmıştır: Tüketimi bilinen o güçlü bütünleşme ve toplumsal denetim etkenine dönüştüren de budur. Oysa tüketim-zevk bakımından tüm bunlar çelişkili ve anlaşılmaz kalır.
Buna karşın, gereksinimlerin ve tüketimin, üretici güçlerin düzenli yayılımı olduğunu kabul edersek, her şey açıklanır: Bunların da işleyimsel çağın egemen ahlakı olmuş üretici ve püriten töreye bağlı olmasında şaşılacak hiçbir şey yoktur. Bireysel "özel yaşam" düzeyinde üretici güçler gibi genelleştirilmiş birleşme, ("gereksinimler", duygular, özlemler, itkiler) ancak yüzyıllar boyunca, özellikle de XIX. yüzyılda işleyimsel dizgenin kuruluşundan sonra egemen olmuş şu baskı, yüceltme, yoğunlaşma, dizgeselleş-tirme, ussallaştırma (ve kuşkusuz "delilik"!) yapıları düzeyinde genelleştirilmiş bir yayılmaya eşlik edebilir.
Nesnelerin Etki Alanı - Gereksinimlerin Etki Alanı
Buraya kadar tüketimin tüm çözümlemesi homo ruh-ceconomicus'a en uygun biçimde homo ceconomicus'un temel insanbilimine dayanıyordu. Bu, Klasik Siyasal Ekonominin gelişmesinde gereksinimlerin, nesnelerin (en geniş anlamda) ve doyumların bir kuramıdır. Hatta bir kuram değil, dev bir eşsözdür: "Şunu satın alıyorum, çünkü ona gereksinimim var" sözü yakıtını tutuşturan ve yakıtı sayesinde tutuşan ateşle eşdeğerdedir. Başka bir yerde,'5' tüm bu görgücü/erekçi düşüncenin (bu düşüncede birey erek olarak, bilinçli gösterimi de olayların mantığı olarak alınır) mana kavramı çevresinde ilkel insanların (ve budunbilimcilerin) büyüleyici kurgularıyla ne ölçüde aynı niteliklerde olduğunu göstermiştik. Bu düzeyde tüketimin hiçbir kuramı olamaz: Kendiliğinden gerçeklik, gereksinimler konusunda çözümleyici düşünce gibi hiçbir zaman tüketimin tüketilmiş bir yansımasından başka bir şeyi göstermeyecektir.
İsterik ya da psikosomatik belirtiler karşısında geleneksel tıp ne kadar yalın ve si-lahsızsa, gereksinimler ve doyumlar hakkındaki bu usa uygun söylence de o kadar yalın ve silahsızdır.
Açıklayalım: Yeri doldurulamaz nesnel işlevinin devinim alanı ve düzan-lamıyla belirttiği alanın dışında nesne, gösterge değerini aldığı yananlamlar alanında az çok sınırsız bir değişebilirlik niteliği kazanır. Böylece çamaşır makinesi bir eşya olarak kullanıldığı gibi rahatlık, saygınlık, vb. rolü de oynar. Tüketim alanı da özellikle bu alandır. Burada, her tür başka nesne, anlamlandırıcı öğe olarak çamaşır makinesinin yerini alabilir. Simgelerin mantığında olduğu gibi göstergelerin mantığında da nesneler kesinlikle bir işleve ya da belli bir gereksinime bağlı değildir. Kesinlikle çünkü toplumsal mantığa olsun, isteğin mantığına olsun, devinimli ve bilinçsizce anlamlandırma alanı görevi gördükleri şeylere, yani bambaşka bir şeye yanıt verirler.
Aralarındaki tüm ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda nesneler ve gereksinimler burada isterik ya da psikosomatik dönüşümün belirtileri gibi değişebilirler. Kayma, geçiş, sınırsız ve görünüşte nedensiz olan dönüştürülebilirlik mantığıyla aynı mantığa uyarlar. Hastalık örgensel olduğunda, belirtiyle örgen arasında zorunlu bir ilişki bulunur (aynı biçimde, eşya olarak niteliği bakımından nesneyle işlevi arasında zorunlu bir ilişki vardır). İsterik ya da psikosomatik dönüşümde belirti, gösterge gibi nedensizdir (göreli olarak). Başağrısı, bağırsak bozukluğu, lumbago, anjin, vücut kırıklığı: Belirtinin baştan başa "gezindiği" bir bedensel anlamlandırıcılar zinciri vardır -gereksinimin (hep nesnenin ussal erekliliğine bağlıdır) değil de isteğin ve içgüdüsel toplumsal mantığın belirttiği birkaç başka şeyin baştan başa gezindiği bir nesneler/göstergeler ya da nesneler/simgeler bağıntısı bulunduğu gibi.
Gereksinim bir yere kadar kovalanırsa, yani sözcüğün tam anlamıyla, verildiği gibi doyurulursa... yine aynı hata, herhangi bir nesnenin gereksinimi; belirtinin kendini gösterdiği örgene geleneksel bir tedavi uygulayarak hep aynı hatayı yaparız. Söz konusu örgen iyileşir iyileşmez, belirti başka yerde gösterir kendini.
Böylece nesnelerin ve gereksinimlerin dünyası genel bir isteri dünyası olacaktır. Tüm örgenler ve vücudun tüm işlevleri dönüşümde nasıl belirtinin gösterdiği dev bir diziye (paradigma) dönüşüyorsa, nesneler de tüketimde başka bir dilin ortaya çıkardığı, başka bir şeyin konuştuğu geniş bir diziye dönüşür. Ayrıca isteride hastalığın nesnel bir özgüllüğü olmadığı için böyle bir özgüllüğün tanımlanamayacağı gibi, gereksinimin de nesnel bir özgüllüğünün tanımlanamayacağı bir durumda, bu belirsizliğin, bu sürekli devingenliğin, bir gösterenin başka bir gösterene dönüşmesinin; yokluk üzerine kurulduğu için doyurulmaz olan bir isteğin -ardışık nesne ve gereksinimlerin belli bir yerinde gösterilen şey bu asla çözülemeyecek olan istektir- yüzeysel gerçekliğinden başka bir şey olmadığı söylenebilir.
Gereksinimin hiçbir zaman herhangi bir nesnenin gereksinimi olmadığı, farklılık "gereksinim"i (toplumsal düşünüşün isteği) olduğu kabul edilirse, eksiksiz doyumun ve gereksinimin tanımının hiçbir zaman olamayacağı varsayımı -doyurulmuş bir gereksinimin bir denge ve gerilimleri gevşetme durumu yarattığını savunan usçu kuramla gerçekte bağdaşmayan gereksinimlerin sınırsız yenilenmesi, önden kaçışın karşısındaki ön-cesiz-sonrasız ve temel karışıklık- toplumbilimsel olarak (ama ikisini birbirine eklemek çok ilginç ve temel olurdu) ilerletilebilir.
Öyleyse isteğin etki alanına ayırıcı anlamlandırmaların da etki alanı eklenir (ikisi arasında bir eğretileme var mıdır acaba?). İkisi arasında, tek amaca yönelik ve bitmiş gereksinimler ardışık değişmeler merkezleri gibi bir anlamdan başka bir anlam almazlar -yer değiştirdiklerinde bile, arada sırada gizleseler de anlamlandırmanın onlara pay bırakmayan gerçek alanlarını gösterirler:
Yokluk ve farklılık.
Zevkin Yadsınması
Nesnelerin istiflenmesi amaçsızdır (Reisman'da "objectless craving"). Görünüşte nesneye ve zevke dayanan tüketim tutumları aslında bambaşka erekliliklere karşılık oluşturur: İsteği eğretilemeli ya da dolambaçlı anlatma erekliliği, ayrımsal göstergeler arasından değerlerinin toplumsal bir düzgüsünü üretme erekliliği. Öyleyse belirleyici olan ilginin bir nesneler derlemesindeki bireysel işlevi değil; değiş tokuşun, iletişimin, değerlerin dağılımının bir göstergeler derlemesindeki doğrudan toplumsal işlevidir.
Tüketimin gerçekliği, bir zevk işlevi değil, bir üretim işlevi -bu da, tıpkı maddi üretim gibi, bireysel değil de doğrudan ve bütünüyle toplu bir işlev demektir- olmasındadır. Geleneksel verileri bu şekilde alaşağı etmeden kuramsal bir çözümleme yapmak olanaksızdır: Bu verilere herhangi bir biçimde bağlanmak demek, zevkin görüngübilimine düşmek demektir.
Tüketim, göstergelerin ve öbeğin bütüne bağlanmasının düzenlenmesini sağlayan bir dizgedir: Öyleyse hem bir ahlak (bir ideolojik değerler dizgesi) hem de bir iletişim dizgesi, bir değiş tokuş yapısıdır. Bunun üzerine ve bu toplumsal işlevle bu yapısal düzenin bireylerin çok ötelerinde olup onlara bilinçsiz bir toplumsal baskıyla kendilerini zorla benimsetmelerinden yola çıkarak, ne rakamların bir resitali ne de betimleyici bir fi-zikötesi olan kuramsal bir varsayım kurulabilir.
Ne kadar çelişkili görünse de, bu varsayıma göre tüketim, zevki veto etme hakkı olarak tanımlanır. Toplumsal mantık gibi tüketim dizgesi de zevkin yadsınması temeli üzerine kurulur. Zevk burada, kesinlikle ereklilik olarak, ussal erek olarak değil, erekleri başka yerde olan bir sürecin bireysel ussallaştırması olarak belirir. Zevk, tüketimi kendisi için, özerk ve ereksel olarak tanımlardı. Oysa tüketim hiçbir zaman böyle değildir. Kendi adımıza zevk alırız, ama tüketirken hiçbir zaman yalnız olmayız (tüketirken yalnız olmak, tüketicinin tüketim hakkındaki tüm ideolojik söylemce özenle korunmuş yanılsa-masıdır), genelleştirilmiş bir değiş tokuş ve düzgülü değerler üretimi dizgesine gireriz,bu dizgede tüm tüketiciler kendilerine karşın, karşılıklı olarak birbirlerini içerirler.
Bu anlamda tüketim, dil gibi ya da ilkel toplumda akrabalık dizgesi gibi bir anlamlandırmalar düzenidir.
Yapısal Bir Çözümleme ?
Levi-Straussçu ilkeyi ele alalım: Tüketime toplumsal olgu niteliği veren, görünüşte doğasını koruduğu şeyler (doyum, zevk) değil, bunlardan ayrılmasını sağlayan temel yoldur (onu düzgü, kurum, düzenleme dizgesi olarak tanımlayan yol). Aynı biçimde akrabalık dizgesi aslında kanbağı ve soy zinciri gibi doğal bir veri üzerine değil, saymaca bir sınıflandırma düzenlemesi üzerine kurulmuştur, tüketim dizgesi de aslında gereksinim ve zevk üzerine değil, bir göstergeler (nesne/göstergeler) ve ayrımlar düzgüsü üzerine kurulmuştur.
Evlilik kurallarının hepsi de toplumsal öbekteki kadınların dolaşımını sağlayıp sürdürme, yani dirimbilimsel kökenli bir kanbağı düzgesinin yerini toplumbilimsel bir evlenme dizgesiyle doldurma biçimlerini gösterir. Böylece evlilik kurallarıyla akrabalık dizgeleri bir tür dil, yani bireylerle öbekler arasında belli bir iletişim türünü sağlayıp sürdürmeyi görev edinmiş bir işlemler bütünü olarak algılanabilir. Tüketim için de aynıdır: Malların ve ürünlerin dirim-işlevsel ve dirim-ekonomik bir dizgesinin (temel ve genel gereksinimin dirimbilimsel düzeyi) yerini, toplumbilimsel bir göstergeler dizgesi (tüketimin asıl düzeyi) alır. Düzenlenmiş nesne ve mal dolaşımının temel işlevi kadınlarda ya da sözcüklerde nasılsa öyledir: Belli bir iletişim türünü sağlayıp sürdürmek.
Bu değişik "dil" türleri arasındaki ayrımlara yeniden geleceğiz: Bu ayrımlar temelde değiş tokuş edilen değerlerin üretim tarzına ve bu üretim için yapılan çalışmanın bölünme biçimine bağlıdır. Mallar tabii ki ürünlerdir, ama sözcüklerden farklı ürünlerdir, kadınlarsa, ürün değildir. Geriye kalan, dağılım düzeyinde mallar ve nesneler, tıpkı sözcüklerin ve bir zamanlar kadınların oluşturduğu gibi küresel, saymaca, tutarlı bir göstergeler dizgesi, gereksinimlerin ve zevklerin rastlantısal dünyasının, doğal ve dirimbilimsel düzenin yerine toplumsal bir değerler ve sıralama düzenini getiren bir ekinsel dizge oluşturur.
Gereksinimlerin, doğal yararlılığın, vb. olmadığını söylemek değildir burada söz konusu edilen, tüketimin çağdaş toplumun özgül kavramı olarak bunlar olmadığını anlamaktır. Çünkü bu tüm toplumlar için geçerlidir. Toplumbilimsel bakımdan bizim için anlamlı olan ve içinde bulunduğumuz döneme tüketim damgasını vuran, bu ilkel düzeyin, özgül tarzların biri -belki de dönemimizin doğadan ekine geçişinin özgül tarzı- olarak beliren bir göstergeler dizgesinde genelleştirilmiş yeniden düzenlenmesidir kesinlikle.
Dolaşım, satın alma, satış, malları ve nesne/göstergeleri elde etme oluşturur bugün tüm toplumun iletişim kurduğu, konuştuğu dilimizi, düzgümüzü. Tüketimin yapısı, karşısında bireysel gereksinim ve zevklerin ancak söz uygulamaları olan dili işte böyledir.
Fun System ya da Zevkin Baskısı
Tüketimin ilke ve erekliliğinin zevk olmadığının en iyi kanıtlarından biri, zevkin bugün hak ya da haz olarak değil, yurttaşın ödevi olarak zorla benimsetildiği ve kurumlaştırıldığıdır.
Püriten kendini, kendi öz varlığını Tanrı'nın en büyük övgüsü adına geliştirilecek bir işletme gibi algılardı. Üretimleri için yaşamını verdiği "kişisel" nitelikleri, "karakter"! onun için uygun zamanda yaratım yapacağı, vurgun ya da savurganlık yapmadan yöneteceği bir anaparadır. Bunun tersine, ama aynı biçimde tüketici-insan da zevk-almak-zorundaymış gibi, bir zevk ve doyum işletmesi gibi algılar kendini... Aşık, öven/övülen, baştan çıkaran/baştan çıkarılan, katılan, keyifli, hareketli ve mutlu-olmak-zorundaymış gibi algılar kendini. Bu, varlığı alışverişlerin, ilişkilerin artırılmasıyla, yoğun gösterge ve nesne kullanımıyla ve tüm zevk gücüllüklerinin dizgeli işletilmesiyle en yüksek noktasına çıkarma ilkesidir.
Tüketici için, çağdaş yurttaş için, yeni törede geleneksel iş ve üretim baskısına denk düşen bu mutluluk ve zevk baskısından kaçmak söz konusu değildir. Çağdaş insan yaşamından uzaklaşır ve yavaş yavaş iş alanında üretime, gittikçe hızlanarak da kendi gereksinimlerinin ve refahının üretimi ve yenilenmesine geçer. Tüm bu gücüllüklere, tüm bu tüketici yeteneklere sık sık devinim vermeye dikkat etmelidir. Unutursa, mutsuz olma hakkı olmadığı kibarca ve üsteleye üsteleye anımsatılır. Yani edilgen olduğu doğru değildir: Sürekli bir etkinlik gösterir, öyle olmak zorundadır. Yoksa sahip olduklarıyla yetinme ve topluma aykırı hale gelme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Buradan da mutfak, ekin, bilim, din, cinsellik, vb. konulara karşı bir evrensel merak (üzerinde durulacak bir kavram) yeniden doğar. "TRY JESUS!" diyor bir Amerikan sloganı. "Öyleyse İsa'yı (İsa'yla) dene!" Her şeyi denemek gerekir: Çünkü bir şeyleri, ne tür olursa olsun bir zevki "kaçırma" korkusu tüketim insanının kafasından hiç çıkmaz. Şu ya da bu dokunuşun, şu ya da bu deneyimin (Kanarya Adaları'nda bir Noel, viskili yı-lanbalığı, Prado, L.S.D., Japon bir kadınla aşk) sizde bir "heyecan" uyandırmayacağı hiçbir zaman belli değildir. Bu istek değildir, hatta "tad" ya da özgül bir beğeni de girmez işin içine, yaygın bir saplantı tarafından dönüştürülmüş genel bir meraktır bu -eğlenmenin, kendini sallamanın, kendini hoşnut etmenin ya da kendini ödüllendirmenin buyrulduğu "fun-morality"dir bu.
Birdenbire Beliren Tüketim ve Yeni Üretici
Güçlerin Denetimi
Öyleyse tüketim görünüşte kuralsız bir alandan başka bir şey değildir, çünkü Durkheimci tanıma göre, biçimsel kurallarla yönetilmez ve gereksinimlerin ölçüsüzlüğüne ve bireysel olumsallığına bırakılmış gibidir. Hiç de genelde düşünüldüğü gibi (ekonomi "bilimi" aslında bu neden hakkında konuşmayı hiç istemez), bambaşka bir yerde toplumsal kuralların baskısına uğramış bireyin sonunda, kendi "özel" küresinde, kendi içine dönmüş halde, bir özgürlük ve kişisel oyun alanını yeniden bulacağı toplum dışı bir belirsizlik alanı değildir. Etkin ve toplu bir tutumdur, bir baskıdır, bir ahlaktır, bir kurumdur. Öbeğin bütüne birleştirilme ve toplumsal denetim işlevlerini de içeren bir anlamda bütün bir değerler dizgesidir.
Tüketim toplumu tüketimi öğrenme, tüketime toplumsal hazırlık toplumudur aynı zamanda -yani yeni üretici güçlerin ortaya çıkmasıyla ve yüksek verimlilik getiren ekonomik bir dizgenin tekelci yeni yapılanmasıyla orantılı yeni ve özgül bir toplumsallaştırma tarzı.
Kredi burada belirleyici bir rol -bu rol gider bütçeleri üzerinde kısmen etkili olsa da- oynar. Algılanışı örnekliktir, çünkü ikramiye, bolluğa erişimde kolaylık, hazcı anlayış ve "eski tutum, vb. tabularından kurtulmuş" görümünü altında kredi sonuçta, zorunlu tasarrufa ve ekonomik -eskiden ,varlıkları boyunca istemin planlanmasında göz önünde bulundurulmuş ve tüketici güç olarak kullanılmamış- tüketici kuşaklar hesabına toplumsal-ekonomik-dizgesel bir hazırlıktır. Kredi tasarrufu zorbalıkla alan ve istemi düzenleyen disiplinli bir süreçtir -tıpkı ücrete bağlanmış çalışmanın, işgücünü zorbalıka alan ve verimliliği artıran ussal bir süreç olduğu gibi. Galbraith'in Porto Rikolular hakkında verdiği örnekte, ne kadar edilgen ve uyuşuk olurlarsa olsunlar, onları tüketmeye özendirerek Porto Rikolulardan çağdaş bir işgücü yaratıldığını söyler, bu da kurallı, zorunlu, gelişmiş, teşvik eden tüketimin çağdaş toplumsal-ekonomik düzendeki çarpıcı stratejik değerinin bir kanıtıdır. Ve bu, Marc Alexandre'm La Nef ("Tüketim Toplumu")'de gösterdiği gibi kitlelerin kredi aracılığıyla (kredinin zorla benimsettiği disiplin ve bütçe zorlamaları) tahmine dayalı hesaba, yatırıma ve "temel" kapitalist davranışa akılsal hazırlığı sayesinde olmuştur. VVeber'e göre çağdaş kapitalist üreticiliğin kökeninde var olan usçu ve disiplinci töre, böylece şu ana kadar göz ardı ettiği bütün bir alanı kuşatır.
Dizgesel ve düzenli tüketime bugünkü hazırlık ne ölçüde kırsal yöredeki toplulukların tüm XIX. yüzyıl boyunca işleyimsel çalışmaya büyük hazırlığının XX. yüzyıldaki eşdeğerlisi ve uzantısıdır, pek fark edilmez. XIX. yüzyılda üretim alanında beliren üretici güçlerin aynı ussallaştırma süreci, sonuca XX. yüzyılda tüketim alanında ulaşır. İşleyimsel dizge, kitleleri işgüçleri olarak toplumsallaştırdıktan sonra, gerçekleşmek ve bu güçleri tüketim güçleri olarak toplumsallaştırmak (yani bu güçleri denetlemek) için daha ileriye gitmelidir. Savaş öncesinin küçük tasarruf sahipleri ya da kargaşacı tüketicilerin, tüketmekte özgür olsunlar olmasınlar, bu dizgede yapacak hiçbir şeyleri yoktur.
Tüm tüketim ideolojisi bizi, yeni bir çağa girdiğimize ve kararlı bir insan "Devrimi" nin, acı ve kahramanlık dolu Üretim Çağını, İnsana ve isteklerine sonunda hak tanımış olan mutlu Tüketim Çağından ayırdığına inandırmak ister. Hiç de öyle değildir. Üretim ve Tüketim -tek ve aynı büyük mantıksal süreçtir burada söz konusu edilen; üretici güçlerin serbest biçimde çoğalma ve bunların denetlenme süreci. Dizgenin buyurduğu bu süreç gündelik töre ve ideolojiye -bütün kurnazlık buradadır anlayış olarak ters biçimde geçer: Gereksinimlerin serbest bırakılması, bireyin açılması, zevk, bolluk, vb. biçimde geçer. Gider, Zevk, Hesapsızlık ("Şimdi alın, daha sonra ödersiniz") konuları, Tasarruf, Çalışma, Anababa Kalıtı gibi "püriten" konuları aratmaz. Ama burada, göründüğü kadarıyla yalnızca bir İnsan Devrimi söz konusu: Sonuçta genel bir süreç ve özünde değişmemiş bir dizge çerçevesinde, bir değerler dizgesinin (göreli olarak) etkisiz hale gelmiş başka bir dizgeyle iç kullanıma özgü yer değiştirmesidir bu. Yeni bir ereklilik olabilecek şey, gerçek içeriğinden temizlenmiş biçimde, dizgenin çoğaltılmasında zorunlu bir arabulucuya dönüşmüştür.
Tüketicilerin gereksinim ve doyumları, günümüzde öbür üretici güçler (işgücü, vb.) gibi baskı altına alınmış ve ussallaştırılmış üretici güçleridir. Kısacası, her yönüyle (hemen hemen her yönüyle) incelediğimiz tüketim, edinilmiş ideolojinin tersine, bize bir baskı boyutu olarak göründü, bu baskı boyutunda:
1. Yapısal çözümleme düzeyinde anlamlandırma baskısı egemendir.
2. Stratejik (toplumsal-ekonomik-siyasal) çözümlemede üretim baskısı ve üretim çarkının baskısı egemendir.
Öyleyse bolluk da tüketim de gerçekleştirilmiş Ütopya değildir Aynı temel süreç-lerce yönetilen, ama yeni bir ahlak tarafından iyice belirlenmiş yeni bir nesnel durumdur -üretici güçlerin yeni bir alanına denk düşen, aynı geniş dizgeye denetlenerek yeniden bağlanma yolundaki bütün. Bu anlamda, nesnel "Gelişme" yoktur (bunun zorlama sonucu "Devrim"i de yoktur): Bu en yalın haliyle, aynı şey ve başka bir şeydir. Bolluk ve Tüketimin toplam bulanıklığından, gündelik yaşam düzeyinde de duyumsanan şu sonuç çıkar: İkisi de hep hem söylence (ahlakın ve tarihin ötesinde mutluluğun göklere çıkartıldığı günün söylencesi) olarak hem de yeni bir toplu tutumlar türüne nesnel bir uyarlama süreci gibi dayanıklı biçimde yaşanırlar.
Yurttaşlık baskısı gibi gördüğü tüketim hakkında Eisenhovver 1958 yılında şöyle demiştir: "Özgür bir toplumda hükümet, bireylerin ve özel toplulukların çabasını teşvik ettiğinde ekonomik gelişmeyi de en iyi biçimde teşvik eder. Devlet, parayı hiçbir zaman vergi yükünden kurtarılmış vergi yükümlüsünün harcayacağı ölçüde yararlı biçimde harcayamaz." Her şey, doğrudan bir vergilendirme olmadığında tüketim toplumsal yükümlülük olarak verginin yerini almıyormuşçasma gelişir. "Vergi dairesinden ettikleri 9 milyar kârla, diye ekliyor Time dergisi, tüketiciler refahı 2 milyon perakende satış dükkânında aramaya gittiler... Vantilatörlerini bir hava düzenleyiciyle değiştirerek ekonomiyi geliştirme gücüne sahip olduklarını anladılar. 1954 yılında 5 milyon mini televizyon, bir buçuk milyon elektrikli et kesme bıçağı, vb. satın alarak birden gelişmeyi sağladılar. " Kısacası yurttaşlık ödevlerini yerine getirdiler. "Thrift is unamerican," diyordu VVhyte: "Ölçülü harcamak Amerikalılık,dışıdır."
Kahramanlık döneminin "işçilik yatakları"nm eşdeğerlisi gereksinimlere gelince, onlara üretici güçler olarak bakılmalı. Reklam sinemacılığı için reklam: "Sinema, dev ekranları sayesinde size ürünümüzü gerçek haliyle gösterme olanağı sunar: Renkler, biçimler, koşullanma. Reklam gösteriminde kullanılan 2500 salon her hafta 3.500.000 izleyici tarafından dolduruluyor. Bu izleyicilerin %67'si on beş yaşından büyük otuz beş yaşından küçük. Bunlar gereksinimleri en son noktaya ulaşmış tüketicilerdir, isterler ve satın alabilirler..." Evet: Bunlar gücün (işin) tam kalbindeki varlıklardır.
Bireyin Lojistik İşlevi
"Birey işleyimsel dizgeyi, sunduğu para biriktirme fırsatını kendi lehine kullanıp kendine anapara oluşturarak değil, dizgenin ürünlerini tüketerek kullanır. Zaten bireyin böylesine eksiksiz, böylesine bilgili ve böylesine pahalı biçimde hazırlandığı hiçbir dinsel, siyasal ya da ahlaksal etkinlik bulunmaz" (Galbraith).
Dizge çalışanlara (ücretli iş), tasarruf edenlere (vergiler, borçlar, vb.) gereksinim duyar, ama en çok tüketici olanlara gereksinim duyar. İşin verimliliği gitgide uygulayıma ve örgelenmeye bağlanmaktadır, aynı biçimde yatırım da gitgide işletmelerin kendisine bağlanmaktadır (bkz. Paul Fabra'nm, Le Monde gazetesinin 26 Haziran 1969 tarihli sayısındaki makale, "Tasarrufun büyük işletmelerce aşırı kazanç getirmesi ve tekelleştirilmesi") -günümüzde bireyin istenen ve yeri pek doldurulamayacak olması, tüketici birey olmasıdır. Öyleyse, ağırlık merkezi rekabete dayalı kapitalizmin baş oyuncuları olan girişimci ve bireysel tasarrufçudan bireysel tüketiciye -bu arada bireylerin tamamına yayılarak-geçen bireysel değerler dizgesine, bürokratik-uygulayımsal yapıların da gelişmesiyle ilkbaharı ve gelecekteki doruk noktasını önceden müjdeleyebiliriz.
Rekabet aşamasında kapitalizm, kendini özgeciliğin bozulmuş bir bireyci değerler dizgesiyle ayakta tutuyordu. Toplumsal özgeci bir ahlakın (bütün geleneksel tinselcilikten kalmıştır bu ahlak) yapıntısı toplumsal ilişkilerin karşıtlığını "silip süpürmüştü". "Ahlak kanunu" bireysel karşıtlıklardan doğmuştu, tıpkı "pazar kanunu" nun rekabete dayalı süreçlerden doğduğu gibi: Kanun bir denge yapıntısını koruyordu. Tüm Hıristiyan toplumunda bireysel kurtuluş, bireysel hakkın başkalarının hakkıyla smırlandırıl-masıydı, buna uzun zaman inanıldı. Bugün bu olanaksız: Nasıl "serbest pazar" tekelci, devletçi ve bürokratik denetimin yararına gücül olarak yok oluyorsa, özgeci ideoloji de en ufak bir toplumsal bütünleşmeye yeniden kavuşmak için artık yeterli değildir. Başka hiçbir toplu ideoloji de bu değerlerin yerini almamıştır. Yalnız toplu Devlet baskısı bireyciliklerin kızışmasını önlemiştir. Buradan da sivil toplumla siyasal toplumun "tüketim toplumu"ndaki temel karşıtlıkları doğar: Dizge gitgide daha çok tüketici bireycilik üretmek zorundadır, ama aynı zamanda gitgide daha sert biçimde baskı altına almaya zorlanır. Bu ancak özgeci ideolojinin bir artışıyla çözümlenebilir (bu ideoloji de bürokra-tikleştirilmiştir: Üzerine titreme, yeniden dağıtma, bağış, karşılık beklememe, tüm yardım propagandaları ve insan ilişkileri yoluyla "toplumsal yumuşama").<6) Bu ideoloji tüketim dizgesinin içine girdiğinde bile, bu dizgeyi dengelemek için yeterli gelmez.
Öyleyse tüketim toplumsal denetimin güçlü bir öğesidir (tüketim söz konusu denetimi tüketici bireyleri ayırarak yapar), ama daha bu niteliğiyle her zaman tüketim süreçlerinden daha güçlü bir bürokratik baskıyı doğurur ve bu baskı öyle bir baskıdır ki, sonuçta her zaman özgürlüğün egemenliği gibi daha fazla güçle göklere çıkartılır. Üstelik bu baskıdan kaçılmaz.
Araba ve trafik tüm bu karşıtlıklara kilit örnektir:
Bireysel tüketimin sınırsız artışı, toplu sorumluluğu ve toplumsal ahlaklılığa umutsuz çağrılar, gitgide ağırlaşan baskılar. Çelişki şudur: Hem bireye "tüketim düzeyinin toplumsal değerin gerçek ölçüsü olduğunu" yinelemek, hem de bireysel tüketim çabasıyla bunu çoktan bütünüyle göze aldığı için, ondan başka tür bir toplumsal sorumluluk istemek olmaz. Bir kez daha söylüyoruz, tüketim toplumsal bir çalışmadır. Bu düzeyde de (bugün belki "üretim" düzeyinde olduğu gibi) tüketici çalışan olarak istenir ve çalışan olarak çalıştırılır. Yine de "tüketim çalışanından topluluğun iyiliği için ücretini (bireysel doyumlarını) feda etmesini istemek gerekmezdi. Milyonlarca tüketici, toplumsal bilinçaltlarında bir yerlerde bu yeni deli çalışan orununun bir tür uygulamalı sezgisini taşır, yani kendiliklerinden, sanki kendilerini aldatarak, çağrıyı kamu dayanışmasına dönüştürürler; bu aşamadaki ısrarlı dirençleriy-se, siyasal bir korunma tepkisinden başka bir şeyi dile getirmez.
Tüketicinin "kudurmuş bencilliği", bolluğun ve rahatlığın tüm tumturağına karşın, aynı zamanda çağdaş zamanların yeni sömürüleni olma isteği biçiminde bilinçaltında kabaca yer alır. Bu direnç ve bu "bencillik" dizgeyi ancak destekli baskılarla karşılık verebileceği çözülemez karşıtlıklara sürükleyedursun, dizge tüketimin, çözümlemesi hem üretiminkiyle aynı zamanda hem de onunkinden sonra yapılması gereken, dev gibi siyasal bir alan olduğunu haklı çıkarmaktan öteye gitmez.
Tüketim hakkındaki tüm söylem, tüketiciden İnsan türünün genel, ülküsel ve kesin bir somut örneği olan Evrensel İnsanı yapmayı, tüketimden de siyasal ve toplumsal serbest bırakmanın yerine bunun başarısızlığına karşın, "insansal serbest bırakma"nın ilk örneklerini yapmayı hedefler. Ama tüketicide bir evrensel varlığın hiçbir niteliği yoktur; kendisi de siyasal ve toplumsal bir varlıktır, üretici bir güçtür -üstelik böyle olmasıyla, temel tarihsel sorunları yeniden başlatır; tüketim araçlarının (ama üretim araçlarının değil), ekonomik sorumluluğunun (üretimin içeriğinin sorumluluğu), ve benzerlerinin iyelik sorunları. Burada gücül olarak derin bunalımlar ve yeni karşıtlıklar yatmaktadır.
Şimdiye dek hiçbir yerde ya da Amerikalı ev kadınlarının birkaç grevi ve ara ara tüketim mallarının yok edilmesi (1968 Mayısı -Amerikalı kadınların herkesin önünde göğüsbağlarmı yaktıkları Nobra Day) dışında hemen hemen hiçbir yerde bu karşıtlıklar bilinçli bir biçimde belirmemiştir. Öyleyse her şeyin ters gittiğini söylemek gerekir. "Tüketici çağdaş dünyada nedir? Hiçbir şey. Ne olabilirdi? Her şey ya da hemen hemen her şey. Çünkü milyonlarca yalnız yaşayan kişinin yanında yalnız kalıyor, yazgısı tüm çıkarlara bağlı." (Le Cooperateur gazetesi, 1965.) Peki öyleyse bireyci ideolojinin tüketimde çok güçlü bir rol oynadığını söylemek gerekir (bu konudaki karşıtlıkların gizli kaldığını görmüş olsak bile). Elinden alma yöntemiyle sömürme -söz konusu sömürme toplu bir alana, toplumsal çalışma alanına çok yakın olduğundan- kendini (belli bir eşiği aştıktan sonra) dayanışma oluşturucu bir etken gibi gösterir. Bir sınıf bilincine (göreli) doğru gider. Tüketim nesneleri ve mallarına yönelen elde etmeyse bireyselleştirici, ayırıcı, geçmişle aradaki bağı kopartıcıdır. Çalışan, üretici olarak ve işin bölünmesi yoluyla öbürlerini de işin içine katar: Sömürme varsa, herkes sömürülmelidir. Tüketici insan dayanışık ya da hücrede yaşayan birine dönüşür, ya da olsa olsa, koyun sürüsündeki bir koyuna dönüşür (ailedeki televizyon, stadyumdaki ya da sinemadaki kalabalık, vb.). Tüketim yapıları hem çok akışkan hem de kapalıdır.
Otomobil sporcularının markaya karşı birleştiklerini düşünebiliyor musunuz? Ya da televizyona karşı topluca bir itirazı? Milyonlarca televizyon izleyicisinin her biri televizyon reklamlarına karşı olabilir, ama televizyon reklamları yine yapılmaktadır. Bunun nedeni, tüketim öncelikle kendi kendine bir söylem olarak güzelce düzenlenmiştir ve bu en ufak değiş tokuşta, doyumlarıyla ve düş kırık-lıklarıyla yavaş yavaş tükenmeye yönelmektedir. Tüketim nesnesi yalıtır. Özel kürede somut bir olumsuzluk yoktur, çünkü bir olumsuzluğu olmayan nesneleri üzerine kapanır. Dışarıdan, stratejisi (bu düzeyde ideolojik değil, siyasal), isteğinin stratejisi bu kez bizim varlığımızı, tekdüzeliğini ve eğlencelerini kuşatmış olan üretim dizgesince yapılanmıştır. Ya da tüketim nesnesi, daha önce gördüğümüz gibi, orunların katmanlaşmasını ayırır: Yalıtmasa bile, tüketicileri topluca bir düzgüye sokar, bu arada (tersine) toplu bir dayanışmaya yol açmaz.
Öyleyse, genel haliyle tüketiciler, XIX. yüzyılın başında işçilerin olduğu gibi, bilinçsiz ve düzensizdirler. Böyle oldukları için her yerde yüceltilmiş, övgülere boğulmuşlar, doğruluk taslayanlarca gizemli, sanki Tanrı tarafından yollanmış ve "egemen" gerçeklik "Kamuoyu" diye adlandırılmışlardır zaten. Halkın, olduğu yerde kalsın diye (yani, siyasa ve toplum sahnesine çıkmasın diye) Demokrasi tarafından yüceltilmesi gibi tüketicilere de, toplum sahnesinde oldukları gibi gezinmesinler diye egemenlik hakkı tanınır (Katona'ya göre "Povverful consumer"). Halk, örgütlenemesin diye çalışanlardır. Kamu, kamuoyu, tüketmekle yetiniyorlar diye tüketicilerdir.
( Cogito 5 güz 1995 - Jean Baudrillard - Çeviri Osman Olcay Kural )
Devlet Merkezcilikten İnsan Merkezli Piyasa Ekonomisine...
Bazı araştırmacılar XX. yüzyılın siyasi anlamda insanlık tarihinin en kısa yüzyılı olduğunu öne sürerler: Birinci Dünya Savaşı'yla başlayan, uluslararası ilişkilerin Soğuk Sa-vaş'm donduruculuğunda bir dünya elitinin halklar üzerinde oynadığı zorlu ve acımasız bir satranç müsabakasına indirgenmesiyle süren ve ardında türlü acılar, bilenmiş kinler, biriken nefretler, bir türlü dinmeyen intikam duyguları ve sorunlar yumağı bırakarak, sonuçta 1989 Doğu Avrupa Devrimleri'yle sona eren ilginç bir yüzyıldır bu.
XX. yüzyılın sonu aynı zamanda iki merkezli dünyanın ve Soğuk Savaş'm da sonudur; yeni başlayan Sıcak Barış artık XX. yüzyılın değil, insanlık tarihinin, sonu nereye varacağı bugünden kestirilemeyen yeni bir sayfasının hikâyesi olacaktır.
XX. yüzyılın başları Almanya'nın, ortaları Birleşik Amerika ve Sovyetler Birliği'nin, sonları Uzak Asya ve Batı Avrupa'nın yıldızının parladığı dönemler olarak görülse de, XX. yüzyılın asıl "gizli kahramanı", deyim yerindeyse "karakter oyuncusu", her gelişmeye dolaylı ya da dolaysız damgasını vuran bölge olan Doğu Avrupa'dır. XX. yüzyılın açılış ve kapanış parantezleri Doğu Avrupa'da atılmıştır; Saraybosna'da veliahta atılan bombayla, sadece bir dünya savaşı başlamakla kalmamış, imparatorlukların yeryüzünden silindiği, dünya haritasının altüst olduğu bir dönem açılmıştır; birincisini gölgede bırakan ikinci Dünya Savaşı'mn kıvılcımının çaktığı bölge yine Doğu Avrupa'dır. Bir türlü yerine oturmayan etnik ve coğrafi dağılımın çalkantılarında iştahı kabaran büyük devlerin ilk uzandığı bölgedir burası. Paylaşılamayan, üzerine savaşılan topraklardır. Ve nihayet, bu çalkantılı yüzyıl yine, bu bölgede derinlerden gelen sarsıntıyla kapanmış, Doğu Avrupa'nın, üzerine zorla giydirilmeye çalışılan tek tip elbiseyi paramparça etmesiyle yeni bir dünyanın ilk cümlesi söylenmiştir. Tarihin ne garip bir ironisidir ki, Saray-bosna'da atılan bombayla başlayan yüzyıl, yine Saraybosna'daki -ama bu kez- yığınsal bombalamalarla kapanış perdesini indirmektedir.
Şimdi Doğu Avrupa, dramatik bir adım atarak tarih sahnesine fırlıyor: Devlet merkezcilikten, insan merkezli piyasa ekonomisine geçişin yollarını zorluyor. Denenmemiş patikalardan geleceğe çıkışlar arıyor. Toplumsal ve ekonomik yapılarında yeni modeller peşinde koşuyor. Hangi süreçlerin sonucudur bu gelinen nokta?
Doğu Avrupa'nın, defalarca otoriter ve totaliter uç noktalara kadar uzanan geleneksel devletçi yapısı hiç de sanıldığı gibi sadece son kırk yılın kolektivist yapılanmasının öngördüğü ve daha sonraları tarihin çıkmaz sokaklarından geri dönen modelin bir sonucu değildir. Doğu Avrupa'da devlet, toplumsal hayatı tüm yönleriyle düzenlemek iddiasıyla çok daha önceleri ortaya çıkmış ve gelişmelere damgasını vurmuştur.
Batı Avrupa'nın kalkınması, Anglosakson liberalizminin egemen düşüncesi olan, bireyin -bazen toplumsal çıkarların da önüne geçebilen- özel çıkarlarına ve bunların yaratacağı motivasyona dayanarak güçlenen ekonomik model üzerinde temellenmiştir. Sanayi devrimine biraz daha geriden dahil olan kıta Avrupa'sında, devletin ekonomik ve toplumsal hayatı düzenleyici etkisi, pür liberal düşünceleri ve bu idealler üzerinde oluşan toplumsal ilişkileri dengeleyici bir faktör olarak devreye girerken, Doğu Avrupa'da devletçilik olgusu her dönemde son derece belirleyici olmuştur.
Bu bölgede "halklar zindanı" haline gelen köhne imparatorlukların enkazları üzerinde yüzyıl başlarında hayat bulan yeni devletlerin en büyük özellikleri "ulusal" olmalarıdır. Ulusal devletler, güneşin altında kendilerine yer ararken, bunu her fırsatta "ötekini" ezmeye çalışarak yapmaktan geri kalmayacak, kendi kimlik arayışı içinde ulusal olumluluklarını, "ötekinin" olumsuzluklarıyla kuracağı kontrastla hissettirmeye büyük özen göstereceklerdir. Yüzyılların biriktirdiği etnik kan davaları o dönemde bu ülkelerde siyasi plüralizmin gelişmesinin önünde ciddi bir engel teşkil edecektir. Ulusun "kutsal çıkarlarını korumak" ilkesi her şeyin önüne geçecek, böylece giderek otoriterleşen ve totaliterleşen siyasi yapılanmalar için de "haklı" gerekçeler yaratılmaya çalışılacaktır. Bu dönemde devletçi yapılanma "etnik" ve "dinsel-mezhepsel" farklılıklar üzerinde inşa edilmiştir. Bunun siyasi tezahürü olan milliyetçi ve dinsel değerleri programlaştıran muhafazakâr düşünceler yüzyıl başlarının Doğu Avrupa'sının egemen siyasi akımları haline gelmiştir.
Burada unutulmaması gereken en önemli nokta, toplum içinde kabul gören değerler sistemidir: Önemli olan bu dönemde bu ülkelerde milliyetçi, militarist, faşizan hükümetlerin işbaşında bulunması değil, bölge halklarının devletin toplum hayatını düzenlemeye hakkı olduğuna, hatta ülkenin ve ulusun ancak böyle ayakta kalabileceğine, yani tarih sahnesinden silinmeyeceğine yürekten inanmalarıdır.
işte paternalist ve müdahaleci devlete olan inanç, bu toplumların İkinci Dünya Savaşı sonrasında kollektivist kalkınma modelini uygulamaya başlamasını son derece kolaylaştıran bir faktör olmuştur. Doğu Avrupa'nın sosyalist yapılanma modeline dışardan, Sovyetler Birliği ve militarist yapılı komünist partiler tarafından zorla sokulduğu tezi son derece yaygın bir tezdir. Bu tezde doğruluk payı da kuşkusuz vardır, ama bu ülkelerin, devletin ekonomiden, siyasete, kültürden dini hayata her alanı belirlediği bir modeli bu kadar kısa bir zamanda ülke içinde yapılandırmasında en önemli faktör bölge ülkelerinde devletçiliğin zaten kabul gören bir felsefe olmasıdır sanıyorum. Bulgaristan, Macaristan ve Polonya'da -hatta Almanya'nın doğusunda- İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş öncesinin totaliter rejimlerin yerine (kısa süren bir demokrasi döneminin arkasından) yeniden totaliter rejimlerin kurulması -ve kabul görmesi- herhalde başka türlü de açıklanamaz.
Doğu Avrupa ülkelerinde son kırk yılın en temel özelliği devlet olgusuydu. Hayatın her alanına son derece doğal olarak nüfuz edebilen, toplumsal hoşnutsuzluğun ve muhalefetin ulaştığı düzeye bağlı olarak otoriter ve totaliter yöntemlerinin dozunu da rahatça ayarlayan devlet, toplumun en önemli ve vazgeçilmez kurumu olarak değerlendirilmişti. Ekonomi tüm birimleri, üretim, dağıtım ve tüketim ağlarıyla birlikte devletin kontrolündeydi. Sağlık ve eğitimden, şehirleşme ve spora, medya ve televizyondan park bahçe düzenlenmesine kadar akla gelebilecek her alanda devletin kurumları ve bürokratları yetkiliydi.
Devletçiliğin absürd boyutlara ulaştığı bu ortam elbette toplumsal hayatta bireye fırsat tanımıyor ve bireylerin özgür iradeleriyle kurdukları toplumsal oluşumların manevra imkânını neredeyse sıfırlıyordu.
Ekonomide piyasa etkisini hiçbir şekilde hissettiremiyordu. Piyasa kurallarının işlemediği bir ortamda arz ve talebi birbirine yakınlaştırmak çok zordu. Uç beş yıllık planlarla, toplumda üretimin yönelimini belirlemek mümkündü, ama bu tür planlarla, toplumsal gereksinimlerin ve bireysel zevklerin anlık değişimiyle aralıksız değişen tüketimin, yani talebin izini sürmek olacak iş değildi. Toplumsal yarar ilkesi her zaman kârlılıkla örtüşmüyor, bu ise randımansız, rekabet gücü olmayan, teknik olarak da gelişme motivasyonunu hiç taşımayan bir üretim yapısı ortaya çıkarıyordu.
Üretimde toplumsal yararın kârlılıkla denk düştüğü alanlarda ise, ortada fiilen özel mülkiyet olmamasına rağmen toplumsal farklılıklar oluşuyordu. Bu durum ise modelin temel ilkelerinden biri olan "eşitlikçilik"le çeliştiğinden, ya anayasal-yasal yaptırımlarla, -aslında toplumsal dinamizmi gerçekten temsil eden- bu faaliyet alanlarının önü tıkanıyordu ya da -ki bu daha yaygın bir pratikti- bu ülkelerde ekonomik-toplumsal anlamda şizofren bir yaşam boy veriyordu: Bir yanda yasaların çizdiği çerçevede yani resmi süreçler yaşanırken, diğer yanda kayıt dışı, ama gerçek ekonomi açısından son derece meşru faaliyetler filizleniyor ve bu yeni alanlar kendi kurumsal yapılanmalarını oluşturuyorlardı. Bu kayıt dışı toplumsal süreçleri düzenin elverdiği esneklik içinde legalleşti-rebilen ülkeler kolektivist modeli uygulayan ülkeler grubu içinde avantajlı duruma geliyorlardı. 1989 görkemli dönüşümüne kadar sosyalist yapı içinde neredeyse bu ülkelerin tümünde -adı konulmamış olsa da- özel mülkiyet zaten boy vermiş, piyasa etkilerini üretime taşıyabilmek için değişik deneylere girilmişti (Macaristan ve Polonya'da uygulanmaya çalışılan sosyal-piyasa ekonomisi reformları buna ilginç bir örnektir).
Sonuç olarak, aslında ilk bakışta görünenin aksine Doğu Avrupa ülkelerinde dönüşüm süreçleri 1989 devrimleriyle başlamamıştır. 1989 devrimleri, daha önceki on yıllar boyu süren ekonomik dönüşümlerin siyasi yansıması, açık kurumsal tezahürüdür. 1989 devrimleri bu ülkelerde uygulanan modelin, kendi mantıksal ve ideolojik çerçevesi içinde reforme edilebilmesinin olanaksızlığının açıkça kabulüdür (A. Einstein'm dediği gibi; bir düşünce sistemi içinde ortaya çıkan sorunlar, o düşünce sisteminin çizdiği çerçeve dahilinde çözülemiyorlar). Bu devrimler, ekonomik hayatta tanınan özgürlüklerin ve uygulanan ekonomik reformların, devletin reformu, siyasal yapının liberalleşmesi gündeme gelmeden, açık ve hiç kimseye imtiyaz tanımayan çoğulcu demokratik bir sistem ve anayasa, hukuk ve yargı sistemine dayanan bir siyasi rejim olmadan hiçbir işe yaramadığının teslimi anlamına gelmektedir. Esasen ekonomik özgürlükler ve bireysel girişimin meşrulaştırılması siyasal dönüşümü hızlandıran katalizatör işlevi görmüştür.
Devlet merkezli kumanda ekonomisinden serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ilk akla gelen ve en belirleyici adım özelleştirme gibi görünüyor. Özel mülkiyetin dokunulmazlığını, egemenlik hakları arasında birinci sıraya oturtan ve bunu kendi tarihsel gelişme süreci içinde adım adım, özümseyerek yaşayan Batı dünyası açısından bu anlaşılabilir bir şey de. Ama toplumsal hayatta total devlet kontrolünü yaşayan Doğu Avrupa ülkeleri açısından, tarihsel fırtınaların götürdüğü bu çıkmaz sokaktan geri dönüş, sadece özelleştirme, yani üretim birimlerinin eski-yeni özel sahiplerine devri değil, toplum hayatının çok değişik alanlarından devletin geri çekilmesi, yani devletsizleştirme anlamına geliyor. İşte yapılmak istenen budur.
Toplum hayatından merkezi otoritenin geri çekilmesi elbette sancısız yaşanan bir süreç değil. Bu gelişmede en büyük tehlike, devlet aygıtının gereksiz yere işgal edip yönlendirdiği alanların boşaltılmasıyla, bu alanların, toplumun iç dinamiğiyle ve meşru yollardan oluşturduğu, çıkar gruplarının koordineli denetimine değil, mafyasal gayrı-meşru gruplaşmaların eline geçmesidir, ki bunun örnekleri Rusya, Bulgaristan ve Romanya gibi geçmiş dönemde devletin totaliter özelliklerinin en büyük olduğu ülkelerde yaşanıyor.
Devletsizleştirme sürecinin, dönemin gerektirdiği ölçülerde, gidilebilecek son noktaya kadar giderek sürdürülmesi son derece zor ve bıçak sırtında manevra yapmak kadar tehlikeli bir iş: Her şeyden önce, şunu da kabul etmek gerekir ki, piyasanın kendi yasaları çerçevesinde, yani müdahalesiz bir şekilde üretimi en rasyonel düzeye getireceği tezi klasik liberalizmin en çok propagandası yapılan, ama tarihin hiçbir döneminde hayat bulmayan efsanesidir. Piyasa, arz ve talep dengesini baştan değil, sondan, yani üretimin gerçekleşmesinden sonra oluşturur. Bu nedenle, daha sonraki önlemlerle üstesinden gelinebilse de, piyasa ekonomisinde krizler, -konjonktürel ve yapısal olarak- görülmemiş şeyler değildir. Kaldı ki, tarihin her döneminde en liberal yöntemlerle idare edilen ülkelerde bile, devlet şu ya da bu oranda ekonomik hayata müdahale etmiş, hiç değilse belli alanlarda ulusal ekonomisini kollayacak önlemler almıştır. Bu genel kaygıların da ötesinde teknik, teknolojik geri kalmışlığı, dünya pazarlarından soyutlanmışlığı, rekabet geriliği Doğu Avrupa'nın işini ayrıca zorlaştırıyor.
Öte yandan devletsizleştirmenin neden olabileceği toplumsal patlamalar da Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan süreçlerin üzerinde ciddi bir tehdit oluşturuyor. Sağlık, eğitim, konut sistemlerinin kâra endeksli hale gelmesinin, serbest piyasanın üreticiler arasında neden olacağı doğal elemenin toplumsal boyutları, sosyal devlet yardımlarının azalmasının getireceği yoksullaşma olgusu orta hallilikte eşitliğe alışmış bu halklar içinde protesto eğilimini güçlendiriyor, popülist söylemlere potansiyel taraftar kazandırıyor.
Ama tüm bunlara rağmen, Doğu Avrupa ülkeleri, devletin toplumun her alanına hâkim olduğu kumanda ekonomilerinden ve totaliter toplumsal yapılardan, dengeli piyasa ekonomisine ve plüralist demokrasiye olan yolculuklarında önemli avantajlara sahipler: Her şeyden önce piyasa ekonomisi, kendiliğinden ve tarihsel koşullarda oluşmadığından, sürecin sosyal Darwinizm olarak nitelenebilecek yabanıl olguları gündeme gelmiyor. Böylece Batı'nm piyasa ekonomisini uygularken kendi koşullarında bile beceremediği, tarihsel (dolayısıyla spontan) gelişim nedeniyle dışlayamadığı bazı toplumsal olgulara ve formasyonlara işin başında fırsat tanımamak imkânı doğuyor. İkincisi, bölge ülkelerinde her şeye rağmen son derece yüksek olan eğitim ve kültür düzeyi, ekonomik ye toplumsal kalkınmanın artık birincil unsuru haline gelen insan faktörü açısından bu ülkeleri çok avantajlı ve zengin hale getiriyor, niteliksel ve kalitesel sıçrayışları mümkün ki iyor. Etnik olarak çok karışık olan Yugoslavya'nın dışında, diğer ülkelerde 40 yıllık totaliter yönetimlerden, sivil ve plüralist rejimlere geçişin bu kadar yumuşak ve kavgasız o ması da bu bölge insanlarının bilgeliğini göstermiyor mu?
Üçüncü önemli avantaj ise uluslararasıdır:
Doğu Avrupa'nın yaşadığı dönüşüm süreci, Batı Avrupa'nın siyasal ve sosyal bütünleşme sürecine denk düşmektedir. Bu süreç, Batı'nm, dil, kültür din hayat tarzı ve gelenekler olarak kendine çok yakın olan Doğu'daki yoksul kuzenleriyle entegrasyonlara ulaşabilmesi için son derece uygun bir tarihsel zemindir.
Eğer Doğu Avrupa, bu tarihsel fırsatı iyi değerlendirebilirse, Asyalı ve devletçi Dogu'yla, Avrupalı ve konformist (ve bu anlamda muhafazakâr) Batı dünyasının ilginç ve yeni senteziyle kendi yeni yüzünü bulabilir. Orta Avrupalı olmakla gurur duyan ünlü Macar şaın Jozsef Attila'nın şu mısralarında olduğu gibi:
Şu dünyada düşeceksen yollara,
İyisi mi yedi kez doğmaya bak.
Bir kez yangın çıkan bir evde doğ,
bir kez buzdan soğuk sellerde,
bir kez azgın deliler arasında,
bir kez olgun bir buğday tarlasında,
bir kez kimsesiz bir manastırda.
Bir ağızdan ağlayan altı bebek, yetmez:
Sen kendin yedinci olmaya bak (1)
Tarihin cehennem ateşlerinde yedi kez yakılıp yıkılan ve her defasında kendi küllerinden yeniden doğan Doğu Avrupa nihayet kendi kimliğini arıyor. Bunun ne kadar başarılı olabileceğini ilerde hep birlikte göreceğiz.
1) Cevat Çapan'in çevirisinden.
Cogito 5 güz 1995 - Tarık Demirkan